Abitur NRW Türkisch 2021 · LK · Haupttermin · fortgeführt

Abiturprüfung Türkisch in Nordrhein-Westfalen 2021, LK · Haupttermin · fortgeführt: 12 Aufgaben mit Lösungen. Mit automatischer Korrektur.

Themen der Prüfung: Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz) · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache) · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel · Kreatives Schreiben: Perspektivwechsel (Tagebuch, Brief, Monolog, Dialog) · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Aufgabe HT 1 - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

1. Hürrem Sönmez tarafından yazılan “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz” başlıklı metnin temel noktalarını kısaca özetleyiniz. [10 Punkte]

Klausurteil A

Hürrem Sönmez

Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz

Şule Çet, 23 yaşında, Gazi Üniversitesi öğrencisiydi. 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece doğum gününde, bir plazanın 20. katından aşağıya düşüp öldü.

Şule’yi en son sağ gören iki erkek, Çağatay ve Berk, “İntihar etti” dedi ve bu ifadeleri üstüne adli kontrolle serbest bırakıldı. Hatta Çağatay, ifadesinde, “Kendisine engel olmaya çalıştım, atlarken tutmaya çalıştım ama başaramadım, atlamasın diye tuttuğum sırada parmaklarımda sıyrıklar oluştu, abi kardeş ilişkimiz vardı. ‘Yaşamak istemiyorum’ diyerek atladı” diyordu.

Arkadaşları ve yakınları ölümünün üstüne gitmeseydi, hukuk mücadelesi başlatmasaydı, avukatları titizlikle uğraşmasaydı, Şule’nin hikayesini asla öğrenemeyecektik. İsmini dahi bilmediğimiz, hesabı sorulmamış onca ölü kadından biri olacaktı. Sanıklar Çağatay ve Berk tutuksuz, elini, kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya devam edecekti. Hatta aralarında “İyi yırttık o işten de” diye şakalaşacaklardı belki.

Oysa gelen adli tıp raporunda Şule’nin tecavüze uğradığına dair tespitler yer alıyordu, tırnaklarında iki ayrı erkeğe ait DNA örneği bulunmuştu. Çağatay ve Berk bir buçuk ay sonra tutuklandı.

Dün davanın duruşması görüldü. Yzler 1 insan adliyeye akın etti. Şule’nin davası hepimizin meselesiydi çünkü.

Tutuklu sanıklar takım elbiseli, temiz traşlı olarak gelmişti duruşmaya. Takım elbise mühim. Erkek yargımızın, takım elbise giyen erkeklerin kötü şeyler yapamayacağı yönünde bir kanaati var biliyorsunuz. Ne takım elbiseli erkekler gördük halbuki, içlerinde potansiyel bir katil veya tecavüzcü yaşardı.

Duruşma sırasında, “Kızımdı o benim kızım” diyen babaya, sanıklardan Çağatay “Sen de sahip çıksaydın o zaman kızına” demiş.

Ülkede yaşanan bunca kadın cinayetinin, bunca tecavüzün ardında yatan şey bu cümlede gizli aslında: “Sen de kızına sahip çıksaydın.”

Bu ülkede kadınların hayatta kalması, tecavüze uğramaması başka bir erkek tarafından korunmasıyla mümkün. Korunması, himaye edilmesi yetmez, mülkiyet ilişkisi olması da icap eder. Sahibi olmayan kadın her yere gider, sonra da başına olmadık işler gelir. Böyle; sınırlar önemlidir ve o sınırların baba, koca, abi tarafından tesisi, her daim kollanması icap eder.

Sanığın ağzından çıkan o cümle, sadece Şule’nin acılı babasına değil, hepimize verilmiş bir cevap ve bir gözdağı. O cümle sanığın şahsını değil toplumun hatırı sayılır bir kesimini temsil etmekte üstelik.

İçki içip seks yapan kadının ölmesinin doğal bir sonuç olduğuna dair mesajlar, kerameti belirsiz adamlar ağzından çıkma vaazlar, beyanatlarla dolu sağımız solumuz.

Kızlarınıza sahip çıkın, çıkmazsanız biz öldürebiliriz, tecavüz edebiliriz sağımız solumuz belli olmaz. Başın öne eğik yürür, usturuplu giyinir, hava karardıktan sonra sokaklarda dolaşmazsan sana tecavüz etmeyiz bir ihtimal.. Ama yine de sağımız solumuz belli olmaz tabii.

Kadınlara karşı işlenen suçlarda yapılan savunmaların benzerlik göstermesi tesadüf değil. Tanımadığı adamlarla içki içmiştir, gece vakti tek başına sokakta gezmiştir, çok sevgili değiştirmiştir, kiminle yatıp kalktığı belli değildir… Bütün bunlar bazı avukatların dilinde müvekkilini savunduğu argümanlara dönüşür, bazı hakimler nezdinde de hafifletici nedene. Erkek diliyle üretilen bu yazılı olmayan kurallar bir kısım kadınlar tarafından da kabul edilir ne yazık ki. Mahalleye yeni taşınan ‘dul kadın’ bir tehdide dönüşür örneğin, sahibi yoktur çünkü. Mahallenin ‘evli barklı erkekler’ ini baştan çıkarma ihtimali olup olmadığı test edilir komşuluk ilişkisi kurulmadan önce. O kadının ne giydiği, kiminle nasıl konuştuğu sorgulanır da bahsi geçen o ‘evli barklı erkekler’ yalnız yaşayan o kadını taciz ettiğinde, ‘her yola gelir’ gördüğünde bunun ardındaki ikiyüzlü ahlak sorgulanmaz.

Mardin’de kayyımın belediyeye ait şirkete yönetici atadığı eski polis memurunun genç bir kadınla yaptığı iş görüşmesi sızdı basına geçenlerde. Beyefendi işgal ettiği koltuğu kullanarak işe alma bahanesiyle genç kadını taciz ediyor. “Bu işi isteyen çok insan var da benim sana karşı bir zaafım oluştu, olur dersen işe seni alırım” diye dil döküyor. Üstelik araya da şunu sıkıştırıyor: “Bana kadın çok, senden çok daha güzellerine erişiyorum rahatça ama bir zaafım oluştu işte.” Yani şunu diyor: Kendini bir şey zannetme, seni beğenip seçtiysem bu benim sana bir lütfumdur.

Dün duruşmadan sonra sosyal medyada yapılan paylaşımlar arasında Şule’nin bir iş arkadaşının mesajını gördüm: “Güzel bir hayatı yoktu Şule’nin ama umutları vardı.” Nasıl da yüreğine oturuyor insanın değil mi? Çünkü şunu biliyoruz ve hepimiz ama az ama çok yaşamışız, yaşıyoruz. Bu ülkede milyonlarca kadının güzel bir hayatı yok, kadınlık onuruna dokundurtmadan güzel bir hayat yaşamak isteyen kadınlara dar edilen bir hayat var aksine. Üstelik toplumdaki konum, eğitim, ekonomik güç gibi ayrımlar da değiştiremeyebiliyor bu gerçeği. Mutena semtlerdeki lüks rezidanslarda da, yoksul varoş mahallerinde 2 de erkekler tarafından benzer aşağılama ve eziyetlere maruz bırakılabiliyor kadınlar. Ama bu müşterek nokta “Kızlarınıza sahip çıkın” tehdidine karşı bizim tutunacak dalımızdır aynı zamanda, güzel bir yaşama dair milyonlarca kadının umudu olacaksa o umut bu duygudaşlıktır, kız kardeşliktir, “Şu koca dünyada bir başıma değilim” dedirtecek bağdır. […]

İran’da tüm baskılara, tehditlere rağmen başındaki örtüyü çıkartıp kadın özgürlüğünün sembolü bir bayrak gibi sallayan o hiç tanımadığımız cesur kadınlar kız kardeşlerimizdir. Afganistan’da kadınların eğitim hakkı için, zorla evlendirilmemesi için mücadele veren ve birkaç gün önce öldürülen o dünya güzeli feminist gazeteci kadın Mina Mangal 3 kız kardeşimizdir.

Yeryüzünün hiç bilmediğimiz bir yerinden, ismini, yüzünü, dilini bilmediğimiz tüm o kadınlar için söyleyecek sözümüz var. Üstelik kendi aralarında yaptıkları cinsiyetçi şakalar (!), yakıştırmalar yetmezmiş gibi binlerce kişi önünde yüzü kızarmadan “Karı gibi arkadan konuşuyorlar” diyebilen bazı erkeklerin sözündekinin aksine yüzünüze yüzünüze söylüyoruz: “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz.”

1 Yzler: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yüzlerce.

2 mahallerinde: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist mahallelerinde.

3 Feminist gazeteci Mina Mangal, Afganistan’da sokak ortasında vurularak öldürülmüştür.

Aufgabe HT 1 - 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

2. Yazar, Türkiye’deki kadın cinayetlerinin nedenlerine ilişkin düşüncesini okuyucuya aktarırken nasıl bir yöntem uygulamaktadır? Yazarın başvurduğu argüman türlerini ve metnin dil özelliklerini inceleyiniz. [20 Punkte]

Klausurteil A

Hürrem Sönmez

Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz

Şule Çet, 23 yaşında, Gazi Üniversitesi öğrencisiydi. 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece doğum gününde, bir plazanın 20. katından aşağıya düşüp öldü.

Şule’yi en son sağ gören iki erkek, Çağatay ve Berk, “İntihar etti” dedi ve bu ifadeleri üstüne adli kontrolle serbest bırakıldı. Hatta Çağatay, ifadesinde, “Kendisine engel olmaya çalıştım, atlarken tutmaya çalıştım ama başaramadım, atlamasın diye tuttuğum sırada parmaklarımda sıyrıklar oluştu, abi kardeş ilişkimiz vardı. ‘Yaşamak istemiyorum’ diyerek atladı” diyordu.

Arkadaşları ve yakınları ölümünün üstüne gitmeseydi, hukuk mücadelesi başlatmasaydı, avukatları titizlikle uğraşmasaydı, Şule’nin hikayesini asla öğrenemeyecektik. İsmini dahi bilmediğimiz, hesabı sorulmamış onca ölü kadından biri olacaktı. Sanıklar Çağatay ve Berk tutuksuz, elini, kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya devam edecekti. Hatta aralarında “İyi yırttık o işten de” diye şakalaşacaklardı belki.

Oysa gelen adli tıp raporunda Şule’nin tecavüze uğradığına dair tespitler yer alıyordu, tırnaklarında iki ayrı erkeğe ait DNA örneği bulunmuştu. Çağatay ve Berk bir buçuk ay sonra tutuklandı.

Dün davanın duruşması görüldü. Yzler 1 insan adliyeye akın etti. Şule’nin davası hepimizin meselesiydi çünkü.

Tutuklu sanıklar takım elbiseli, temiz traşlı olarak gelmişti duruşmaya. Takım elbise mühim. Erkek yargımızın, takım elbise giyen erkeklerin kötü şeyler yapamayacağı yönünde bir kanaati var biliyorsunuz. Ne takım elbiseli erkekler gördük halbuki, içlerinde potansiyel bir katil veya tecavüzcü yaşardı.

Duruşma sırasında, “Kızımdı o benim kızım” diyen babaya, sanıklardan Çağatay “Sen de sahip çıksaydın o zaman kızına” demiş.

Ülkede yaşanan bunca kadın cinayetinin, bunca tecavüzün ardında yatan şey bu cümlede gizli aslında: “Sen de kızına sahip çıksaydın.”

Bu ülkede kadınların hayatta kalması, tecavüze uğramaması başka bir erkek tarafından korunmasıyla mümkün. Korunması, himaye edilmesi yetmez, mülkiyet ilişkisi olması da icap eder. Sahibi olmayan kadın her yere gider, sonra da başına olmadık işler gelir. Böyle; sınırlar önemlidir ve o sınırların baba, koca, abi tarafından tesisi, her daim kollanması icap eder.

Sanığın ağzından çıkan o cümle, sadece Şule’nin acılı babasına değil, hepimize verilmiş bir cevap ve bir gözdağı. O cümle sanığın şahsını değil toplumun hatırı sayılır bir kesimini temsil etmekte üstelik.

İçki içip seks yapan kadının ölmesinin doğal bir sonuç olduğuna dair mesajlar, kerameti belirsiz adamlar ağzından çıkma vaazlar, beyanatlarla dolu sağımız solumuz.

Kızlarınıza sahip çıkın, çıkmazsanız biz öldürebiliriz, tecavüz edebiliriz sağımız solumuz belli olmaz. Başın öne eğik yürür, usturuplu giyinir, hava karardıktan sonra sokaklarda dolaşmazsan sana tecavüz etmeyiz bir ihtimal.. Ama yine de sağımız solumuz belli olmaz tabii.

Kadınlara karşı işlenen suçlarda yapılan savunmaların benzerlik göstermesi tesadüf değil. Tanımadığı adamlarla içki içmiştir, gece vakti tek başına sokakta gezmiştir, çok sevgili değiştirmiştir, kiminle yatıp kalktığı belli değildir… Bütün bunlar bazı avukatların dilinde müvekkilini savunduğu argümanlara dönüşür, bazı hakimler nezdinde de hafifletici nedene. Erkek diliyle üretilen bu yazılı olmayan kurallar bir kısım kadınlar tarafından da kabul edilir ne yazık ki. Mahalleye yeni taşınan ‘dul kadın’ bir tehdide dönüşür örneğin, sahibi yoktur çünkü. Mahallenin ‘evli barklı erkekler’ ini baştan çıkarma ihtimali olup olmadığı test edilir komşuluk ilişkisi kurulmadan önce. O kadının ne giydiği, kiminle nasıl konuştuğu sorgulanır da bahsi geçen o ‘evli barklı erkekler’ yalnız yaşayan o kadını taciz ettiğinde, ‘her yola gelir’ gördüğünde bunun ardındaki ikiyüzlü ahlak sorgulanmaz.

Mardin’de kayyımın belediyeye ait şirkete yönetici atadığı eski polis memurunun genç bir kadınla yaptığı iş görüşmesi sızdı basına geçenlerde. Beyefendi işgal ettiği koltuğu kullanarak işe alma bahanesiyle genç kadını taciz ediyor. “Bu işi isteyen çok insan var da benim sana karşı bir zaafım oluştu, olur dersen işe seni alırım” diye dil döküyor. Üstelik araya da şunu sıkıştırıyor: “Bana kadın çok, senden çok daha güzellerine erişiyorum rahatça ama bir zaafım oluştu işte.” Yani şunu diyor: Kendini bir şey zannetme, seni beğenip seçtiysem bu benim sana bir lütfumdur.

Dün duruşmadan sonra sosyal medyada yapılan paylaşımlar arasında Şule’nin bir iş arkadaşının mesajını gördüm: “Güzel bir hayatı yoktu Şule’nin ama umutları vardı.” Nasıl da yüreğine oturuyor insanın değil mi? Çünkü şunu biliyoruz ve hepimiz ama az ama çok yaşamışız, yaşıyoruz. Bu ülkede milyonlarca kadının güzel bir hayatı yok, kadınlık onuruna dokundurtmadan güzel bir hayat yaşamak isteyen kadınlara dar edilen bir hayat var aksine. Üstelik toplumdaki konum, eğitim, ekonomik güç gibi ayrımlar da değiştiremeyebiliyor bu gerçeği. Mutena semtlerdeki lüks rezidanslarda da, yoksul varoş mahallerinde 2 de erkekler tarafından benzer aşağılama ve eziyetlere maruz bırakılabiliyor kadınlar. Ama bu müşterek nokta “Kızlarınıza sahip çıkın” tehdidine karşı bizim tutunacak dalımızdır aynı zamanda, güzel bir yaşama dair milyonlarca kadının umudu olacaksa o umut bu duygudaşlıktır, kız kardeşliktir, “Şu koca dünyada bir başıma değilim” dedirtecek bağdır. […]

İran’da tüm baskılara, tehditlere rağmen başındaki örtüyü çıkartıp kadın özgürlüğünün sembolü bir bayrak gibi sallayan o hiç tanımadığımız cesur kadınlar kız kardeşlerimizdir. Afganistan’da kadınların eğitim hakkı için, zorla evlendirilmemesi için mücadele veren ve birkaç gün önce öldürülen o dünya güzeli feminist gazeteci kadın Mina Mangal 3 kız kardeşimizdir.

Yeryüzünün hiç bilmediğimiz bir yerinden, ismini, yüzünü, dilini bilmediğimiz tüm o kadınlar için söyleyecek sözümüz var. Üstelik kendi aralarında yaptıkları cinsiyetçi şakalar (!), yakıştırmalar yetmezmiş gibi binlerce kişi önünde yüzü kızarmadan “Karı gibi arkadan konuşuyorlar” diyebilen bazı erkeklerin sözündekinin aksine yüzünüze yüzünüze söylüyoruz: “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz.”

1 Yzler: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yüzlerce.

2 mahallerinde: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist mahallelerinde.

3 Feminist gazeteci Mina Mangal, Afganistan’da sokak ortasında vurularak öldürülmüştür.

Aufgabe HT 1 - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Aşağıdaki iki görevden birini seçip yanıtlayınız (HT 1 - 3 a veya HT 1 - 3 b).

3. a) “O kadının ne giydiği, kiminle nasıl konuştuğu sorgulanır da bahsi geçen o ‘evli barklı erkekler’ yalnız yaşayan o kadını taciz ettiğinde, ‘her yola gelir’ gördüğünde bunun ardındaki ikiyüzlü ahlak sorgulanmaz.” (Z. 47 – 49)

Metnin bütününü ve derste edindiğiniz bilgileri dikkate alarak, ayrıca kendi gözlem ve deneyimlerinize de dayanarak bu alıntıyı değerlendiriniz. [12 Punkte]

Klausurteil A

Hürrem Sönmez

Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz

Şule Çet, 23 yaşında, Gazi Üniversitesi öğrencisiydi. 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece doğum gününde, bir plazanın 20. katından aşağıya düşüp öldü.

Şule’yi en son sağ gören iki erkek, Çağatay ve Berk, “İntihar etti” dedi ve bu ifadeleri üstüne adli kontrolle serbest bırakıldı. Hatta Çağatay, ifadesinde, “Kendisine engel olmaya çalıştım, atlarken tutmaya çalıştım ama başaramadım, atlamasın diye tuttuğum sırada parmaklarımda sıyrıklar oluştu, abi kardeş ilişkimiz vardı. ‘Yaşamak istemiyorum’ diyerek atladı” diyordu.

Arkadaşları ve yakınları ölümünün üstüne gitmeseydi, hukuk mücadelesi başlatmasaydı, avukatları titizlikle uğraşmasaydı, Şule’nin hikayesini asla öğrenemeyecektik. İsmini dahi bilmediğimiz, hesabı sorulmamış onca ölü kadından biri olacaktı. Sanıklar Çağatay ve Berk tutuksuz, elini, kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya devam edecekti. Hatta aralarında “İyi yırttık o işten de” diye şakalaşacaklardı belki.

Oysa gelen adli tıp raporunda Şule’nin tecavüze uğradığına dair tespitler yer alıyordu, tırnaklarında iki ayrı erkeğe ait DNA örneği bulunmuştu. Çağatay ve Berk bir buçuk ay sonra tutuklandı.

Dün davanın duruşması görüldü. Yzler 1 insan adliyeye akın etti. Şule’nin davası hepimizin meselesiydi çünkü.

Tutuklu sanıklar takım elbiseli, temiz traşlı olarak gelmişti duruşmaya. Takım elbise mühim. Erkek yargımızın, takım elbise giyen erkeklerin kötü şeyler yapamayacağı yönünde bir kanaati var biliyorsunuz. Ne takım elbiseli erkekler gördük halbuki, içlerinde potansiyel bir katil veya tecavüzcü yaşardı.

Duruşma sırasında, “Kızımdı o benim kızım” diyen babaya, sanıklardan Çağatay “Sen de sahip çıksaydın o zaman kızına” demiş.

Ülkede yaşanan bunca kadın cinayetinin, bunca tecavüzün ardında yatan şey bu cümlede gizli aslında: “Sen de kızına sahip çıksaydın.”

Bu ülkede kadınların hayatta kalması, tecavüze uğramaması başka bir erkek tarafından korunmasıyla mümkün. Korunması, himaye edilmesi yetmez, mülkiyet ilişkisi olması da icap eder. Sahibi olmayan kadın her yere gider, sonra da başına olmadık işler gelir. Böyle; sınırlar önemlidir ve o sınırların baba, koca, abi tarafından tesisi, her daim kollanması icap eder.

Sanığın ağzından çıkan o cümle, sadece Şule’nin acılı babasına değil, hepimize verilmiş bir cevap ve bir gözdağı. O cümle sanığın şahsını değil toplumun hatırı sayılır bir kesimini temsil etmekte üstelik.

İçki içip seks yapan kadının ölmesinin doğal bir sonuç olduğuna dair mesajlar, kerameti belirsiz adamlar ağzından çıkma vaazlar, beyanatlarla dolu sağımız solumuz.

Kızlarınıza sahip çıkın, çıkmazsanız biz öldürebiliriz, tecavüz edebiliriz sağımız solumuz belli olmaz. Başın öne eğik yürür, usturuplu giyinir, hava karardıktan sonra sokaklarda dolaşmazsan sana tecavüz etmeyiz bir ihtimal.. Ama yine de sağımız solumuz belli olmaz tabii.

Kadınlara karşı işlenen suçlarda yapılan savunmaların benzerlik göstermesi tesadüf değil. Tanımadığı adamlarla içki içmiştir, gece vakti tek başına sokakta gezmiştir, çok sevgili değiştirmiştir, kiminle yatıp kalktığı belli değildir… Bütün bunlar bazı avukatların dilinde müvekkilini savunduğu argümanlara dönüşür, bazı hakimler nezdinde de hafifletici nedene. Erkek diliyle üretilen bu yazılı olmayan kurallar bir kısım kadınlar tarafından da kabul edilir ne yazık ki. Mahalleye yeni taşınan ‘dul kadın’ bir tehdide dönüşür örneğin, sahibi yoktur çünkü. Mahallenin ‘evli barklı erkekler’ ini baştan çıkarma ihtimali olup olmadığı test edilir komşuluk ilişkisi kurulmadan önce. O kadının ne giydiği, kiminle nasıl konuştuğu sorgulanır da bahsi geçen o ‘evli barklı erkekler’ yalnız yaşayan o kadını taciz ettiğinde, ‘her yola gelir’ gördüğünde bunun ardındaki ikiyüzlü ahlak sorgulanmaz.

Mardin’de kayyımın belediyeye ait şirkete yönetici atadığı eski polis memurunun genç bir kadınla yaptığı iş görüşmesi sızdı basına geçenlerde. Beyefendi işgal ettiği koltuğu kullanarak işe alma bahanesiyle genç kadını taciz ediyor. “Bu işi isteyen çok insan var da benim sana karşı bir zaafım oluştu, olur dersen işe seni alırım” diye dil döküyor. Üstelik araya da şunu sıkıştırıyor: “Bana kadın çok, senden çok daha güzellerine erişiyorum rahatça ama bir zaafım oluştu işte.” Yani şunu diyor: Kendini bir şey zannetme, seni beğenip seçtiysem bu benim sana bir lütfumdur.

Dün duruşmadan sonra sosyal medyada yapılan paylaşımlar arasında Şule’nin bir iş arkadaşının mesajını gördüm: “Güzel bir hayatı yoktu Şule’nin ama umutları vardı.” Nasıl da yüreğine oturuyor insanın değil mi? Çünkü şunu biliyoruz ve hepimiz ama az ama çok yaşamışız, yaşıyoruz. Bu ülkede milyonlarca kadının güzel bir hayatı yok, kadınlık onuruna dokundurtmadan güzel bir hayat yaşamak isteyen kadınlara dar edilen bir hayat var aksine. Üstelik toplumdaki konum, eğitim, ekonomik güç gibi ayrımlar da değiştiremeyebiliyor bu gerçeği. Mutena semtlerdeki lüks rezidanslarda da, yoksul varoş mahallerinde 2 de erkekler tarafından benzer aşağılama ve eziyetlere maruz bırakılabiliyor kadınlar. Ama bu müşterek nokta “Kızlarınıza sahip çıkın” tehdidine karşı bizim tutunacak dalımızdır aynı zamanda, güzel bir yaşama dair milyonlarca kadının umudu olacaksa o umut bu duygudaşlıktır, kız kardeşliktir, “Şu koca dünyada bir başıma değilim” dedirtecek bağdır. […]

İran’da tüm baskılara, tehditlere rağmen başındaki örtüyü çıkartıp kadın özgürlüğünün sembolü bir bayrak gibi sallayan o hiç tanımadığımız cesur kadınlar kız kardeşlerimizdir. Afganistan’da kadınların eğitim hakkı için, zorla evlendirilmemesi için mücadele veren ve birkaç gün önce öldürülen o dünya güzeli feminist gazeteci kadın Mina Mangal 3 kız kardeşimizdir.

Yeryüzünün hiç bilmediğimiz bir yerinden, ismini, yüzünü, dilini bilmediğimiz tüm o kadınlar için söyleyecek sözümüz var. Üstelik kendi aralarında yaptıkları cinsiyetçi şakalar (!), yakıştırmalar yetmezmiş gibi binlerce kişi önünde yüzü kızarmadan “Karı gibi arkadan konuşuyorlar” diyebilen bazı erkeklerin sözündekinin aksine yüzünüze yüzünüze söylüyoruz: “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz.”

1 Yzler: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yüzlerce.

2 mahallerinde: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist mahallelerinde.

3 Feminist gazeteci Mina Mangal, Afganistan’da sokak ortasında vurularak öldürülmüştür.

Aufgabe HT 1 - 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Aşağıdaki görevlerden birini seçip yanıtlayınız (HT 1 - 3 a veya HT 1 - 3 b).

3. b) “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz” (Z. 78 – 79) alıntısını başlangıç noktası alarak, yazarın bakış açısını göz önünde bulundurduğunuz ve derste öğrendiklerinizden faydalandığınız bir okur mektubu yazınız. [12 Punkte]

Klausurteil A

Hürrem Sönmez

Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz

Şule Çet, 23 yaşında, Gazi Üniversitesi öğrencisiydi. 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece doğum gününde, bir plazanın 20. katından aşağıya düşüp öldü.

Şule’yi en son sağ gören iki erkek, Çağatay ve Berk, “İntihar etti” dedi ve bu ifadeleri üstüne adli kontrolle serbest bırakıldı. Hatta Çağatay, ifadesinde, “Kendisine engel olmaya çalıştım, atlarken tutmaya çalıştım ama başaramadım, atlamasın diye tuttuğum sırada parmaklarımda sıyrıklar oluştu, abi kardeş ilişkimiz vardı. ‘Yaşamak istemiyorum’ diyerek atladı” diyordu.

Arkadaşları ve yakınları ölümünün üstüne gitmeseydi, hukuk mücadelesi başlatmasaydı, avukatları titizlikle uğraşmasaydı, Şule’nin hikayesini asla öğrenemeyecektik. İsmini dahi bilmediğimiz, hesabı sorulmamış onca ölü kadından biri olacaktı. Sanıklar Çağatay ve Berk tutuksuz, elini, kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya devam edecekti. Hatta aralarında “İyi yırttık o işten de” diye şakalaşacaklardı belki.

Oysa gelen adli tıp raporunda Şule’nin tecavüze uğradığına dair tespitler yer alıyordu, tırnaklarında iki ayrı erkeğe ait DNA örneği bulunmuştu. Çağatay ve Berk bir buçuk ay sonra tutuklandı.

Dün davanın duruşması görüldü. Yzler 1 insan adliyeye akın etti. Şule’nin davası hepimizin meselesiydi çünkü.

Tutuklu sanıklar takım elbiseli, temiz traşlı olarak gelmişti duruşmaya. Takım elbise mühim. Erkek yargımızın, takım elbise giyen erkeklerin kötü şeyler yapamayacağı yönünde bir kanaati var biliyorsunuz. Ne takım elbiseli erkekler gördük halbuki, içlerinde potansiyel bir katil veya tecavüzcü yaşardı.

Duruşma sırasında, “Kızımdı o benim kızım” diyen babaya, sanıklardan Çağatay “Sen de sahip çıksaydın o zaman kızına” demiş.

Ülkede yaşanan bunca kadın cinayetinin, bunca tecavüzün ardında yatan şey bu cümlede gizli aslında: “Sen de kızına sahip çıksaydın.”

Bu ülkede kadınların hayatta kalması, tecavüze uğramaması başka bir erkek tarafından korunmasıyla mümkün. Korunması, himaye edilmesi yetmez, mülkiyet ilişkisi olması da icap eder. Sahibi olmayan kadın her yere gider, sonra da başına olmadık işler gelir. Böyle; sınırlar önemlidir ve o sınırların baba, koca, abi tarafından tesisi, her daim kollanması icap eder.

Sanığın ağzından çıkan o cümle, sadece Şule’nin acılı babasına değil, hepimize verilmiş bir cevap ve bir gözdağı. O cümle sanığın şahsını değil toplumun hatırı sayılır bir kesimini temsil etmekte üstelik.

İçki içip seks yapan kadının ölmesinin doğal bir sonuç olduğuna dair mesajlar, kerameti belirsiz adamlar ağzından çıkma vaazlar, beyanatlarla dolu sağımız solumuz.

Kızlarınıza sahip çıkın, çıkmazsanız biz öldürebiliriz, tecavüz edebiliriz sağımız solumuz belli olmaz. Başın öne eğik yürür, usturuplu giyinir, hava karardıktan sonra sokaklarda dolaşmazsan sana tecavüz etmeyiz bir ihtimal.. Ama yine de sağımız solumuz belli olmaz tabii.

Kadınlara karşı işlenen suçlarda yapılan savunmaların benzerlik göstermesi tesadüf değil. Tanımadığı adamlarla içki içmiştir, gece vakti tek başına sokakta gezmiştir, çok sevgili değiştirmiştir, kiminle yatıp kalktığı belli değildir… Bütün bunlar bazı avukatların dilinde müvekkilini savunduğu argümanlara dönüşür, bazı hakimler nezdinde de hafifletici nedene. Erkek diliyle üretilen bu yazılı olmayan kurallar bir kısım kadınlar tarafından da kabul edilir ne yazık ki. Mahalleye yeni taşınan ‘dul kadın’ bir tehdide dönüşür örneğin, sahibi yoktur çünkü. Mahallenin ‘evli barklı erkekler’ ini baştan çıkarma ihtimali olup olmadığı test edilir komşuluk ilişkisi kurulmadan önce. O kadının ne giydiği, kiminle nasıl konuştuğu sorgulanır da bahsi geçen o ‘evli barklı erkekler’ yalnız yaşayan o kadını taciz ettiğinde, ‘her yola gelir’ gördüğünde bunun ardındaki ikiyüzlü ahlak sorgulanmaz.

Mardin’de kayyımın belediyeye ait şirkete yönetici atadığı eski polis memurunun genç bir kadınla yaptığı iş görüşmesi sızdı basına geçenlerde. Beyefendi işgal ettiği koltuğu kullanarak işe alma bahanesiyle genç kadını taciz ediyor. “Bu işi isteyen çok insan var da benim sana karşı bir zaafım oluştu, olur dersen işe seni alırım” diye dil döküyor. Üstelik araya da şunu sıkıştırıyor: “Bana kadın çok, senden çok daha güzellerine erişiyorum rahatça ama bir zaafım oluştu işte.” Yani şunu diyor: Kendini bir şey zannetme, seni beğenip seçtiysem bu benim sana bir lütfumdur.

Dün duruşmadan sonra sosyal medyada yapılan paylaşımlar arasında Şule’nin bir iş arkadaşının mesajını gördüm: “Güzel bir hayatı yoktu Şule’nin ama umutları vardı.” Nasıl da yüreğine oturuyor insanın değil mi? Çünkü şunu biliyoruz ve hepimiz ama az ama çok yaşamışız, yaşıyoruz. Bu ülkede milyonlarca kadının güzel bir hayatı yok, kadınlık onuruna dokundurtmadan güzel bir hayat yaşamak isteyen kadınlara dar edilen bir hayat var aksine. Üstelik toplumdaki konum, eğitim, ekonomik güç gibi ayrımlar da değiştiremeyebiliyor bu gerçeği. Mutena semtlerdeki lüks rezidanslarda da, yoksul varoş mahallerinde 2 de erkekler tarafından benzer aşağılama ve eziyetlere maruz bırakılabiliyor kadınlar. Ama bu müşterek nokta “Kızlarınıza sahip çıkın” tehdidine karşı bizim tutunacak dalımızdır aynı zamanda, güzel bir yaşama dair milyonlarca kadının umudu olacaksa o umut bu duygudaşlıktır, kız kardeşliktir, “Şu koca dünyada bir başıma değilim” dedirtecek bağdır. […]

İran’da tüm baskılara, tehditlere rağmen başındaki örtüyü çıkartıp kadın özgürlüğünün sembolü bir bayrak gibi sallayan o hiç tanımadığımız cesur kadınlar kız kardeşlerimizdir. Afganistan’da kadınların eğitim hakkı için, zorla evlendirilmemesi için mücadele veren ve birkaç gün önce öldürülen o dünya güzeli feminist gazeteci kadın Mina Mangal 3 kız kardeşimizdir.

Yeryüzünün hiç bilmediğimiz bir yerinden, ismini, yüzünü, dilini bilmediğimiz tüm o kadınlar için söyleyecek sözümüz var. Üstelik kendi aralarında yaptıkları cinsiyetçi şakalar (!), yakıştırmalar yetmezmiş gibi binlerce kişi önünde yüzü kızarmadan “Karı gibi arkadan konuşuyorlar” diyebilen bazı erkeklerin sözündekinin aksine yüzünüze yüzünüze söylüyoruz: “Kimse kimseye sahip çıkmayacak, siz insan olmayı öğreneceksiniz.”

1 Yzler: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yüzlerce.

2 mahallerinde: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist mahallelerinde.

3 Feminist gazeteci Mina Mangal, Afganistan’da sokak ortasında vurularak öldürülmüştür.

Aufgabe HT 1 - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

4. İstanbul’da çıkan bir kadın dergisi, Almanya’da yaşayan Türk göçmen kadınların evliliğe bakışını konu edinmek istiyor. Bu yazıyı hazırlayan gazeteci arkadaşınız sizden destek bekliyor. Arkadaşınıza yazacağınız bir e-postada, „Warum Deutschtürkinnen öfter die Scheidung wagen“ başlıklı metnin içeriğini ana hatlarıyla aktarınız.

(18 Punkte)

Klausurteil B

Freia Peters

Warum Deutschtürkinnen öfter die Scheidung wagen

[...]

Er hat sie nicht geschlagen, und dass er sie betrogen hat, vermutet sie nur. [...]

Wäre Fatma Azlan heute 62 und nicht 42 Jahre alt, wäre sie wohl immer noch unglücklich

verheiratet. Denn die Anpassung der türkischen Einwanderer an das deutsche Scheidungs-

5 verhalten ist seit 20 Jahren deutlich sichtbar. Auch im Migranten-Milieu steigt die Zahl der

Scheidungen, was jahrzehntelang undenkbar war. Laut Mikrozensus – einer regelmäßigen

Befragung von mehr als 800.000 Deutschen nach Familienstand, Staatsangehörigkeit und

Migrationshintergrund – betrug der Anteil von Migranten an allen Scheidungen 5,3 Prozent

im Jahr 2005. Im Jahr 2013 waren es bereits 8,1 Prozent.

10 [...] Auch das Fertilitätsverhalten 1 in der zweiten Generation von Migranten ähnelt mehr dem

der Deutschen als dem der eingewanderten Elterngeneration. Türkische Mütter bekommen

wesentlich später und deutlich seltener Nachwuchs – 12.607 Babys im Jahr 2013. 1991 waren

es noch 43.971 Neugeborene. Was stieg, ist die Zahl der unverheirateten türkischen Mütter.

[...]

15 Die traditionelle Lebensführung der deutschen Einwanderer löst sich auf; die Großfamilie

verliert an Wert, es gibt Alternativen zur Ehe und Freiheit für eigene Entscheidungen. Und

wie bei Fatma Azlan sind es nicht die Frauen, die an den Traditionen hängen. Sie fordern eine

partnerschaftliche Bindung. Wenn die Männer sich darauf nicht einlassen, sind sie bereit, sie

zu verlassen. Güle güle, tschüs, mein Schatz. „Die Scheidungen unter Migranten in Deutsch-

20 land haben stark zugenommen“, bestätigt Talibe Süzen, Sozialpädagogin in Berlin.

[...] Sie ist eine der wenigen Expertinnen auf diesem Gebiet. Seit 15 Jahren forscht sie zu den

Partnerschaftsverläufen bei türkeistämmigen Frauen.

„Unter Akademikern ist es sowieso kein Thema mehr, aber auch im traditionellen Milieu wird

eine Scheidung in türkischen Familien heute respektiert“, sagt Süzen, „sofern ein akzeptabler

25 Grund vorliegt.“ Zum Beispiel Untreue. Für ihre Promotion interviewte Süzen 18 Frauen der

zweiten Einwanderergeneration, die ihre Lebensgeschichte erzählten. Sie nennt sie „Kultur-

pendlerinnen“ und unterscheidet drei verschiedene Typen: Die, die Scheidung als Folge von

Gewalt wählen, als Weg zur Selbstbestimmung oder als Bruch mit der traditionellen Gemein-

schaft.

30 Frauentyp eins heiratet, um Freiheit zu erlangen, wählt jedoch einen Mann, der genauso tradi-

tionell ist wie die Herkunftsfamilie. Sie sympathisiert zwar mit der Lebensweise einer moder-

nen europäischen Frau, will aber nicht auf die Werte der Herkunftsgesellschaft verzichten.

So leidet sie eine Zeit lang still. Was bleibt, ist der Vorwurf an die Eltern: Wenn ihr nicht

hierhergekommen wärt, wäre mein Leben anders verlaufen.

35 Typ zwei ist eher kopfgesteuert, traditionskritisch, der deutsche Anteil überwiegt. Dr 2 dritte

Typus der Kulturpendlerinnen sieht vor allem Erfolg als Bewältigungsstrategie für das

Dilemma zwischen türkischer und deutscher Lebensweise. „Die Biografien aller Frauen sind

geprägt von der Trennungserfahrung im Kindesalter, der Entwurzelung, der Heimatlosigkeit,

dem Fremdheitsgefühl“, sagt Süzen. Gemeinsam sei ihnen auch die ständige Ambivalenz

40 zwischen Herkunftsfamilie und der eigenen. „Die Eltern bleiben von großer Bedeutung“,

sagt Süzen, „aber das Herkunftsmilieu ist auch nicht mehr das Schicksalsmilieu.“

[...] Die türkischen Männer sind sanfter geworden. Immer mehr Mandantinnen teilen sich

auch nach der Scheidung das Sorgerecht für ihre Kinder. „Türkische Väter kümmern sich“,

sagt auch Talibe Süzen.

45 Wie bei Fatma Azlan. „Mein Ex-Mann kann die Kleine jederzeit abholen oder mit ihr Urlaub

machen“, sagt Azlan. „Ich habe kein Recht, ihm den Umgang mit unserer Tochter zu verbie-

ten.“ Ob das sein müsse, hat Azlans Mutter gefragt, die lieber klare Verhältnisse sähe und

eine erneute Heirat ihrer ältesten Tochter. Für Azlan kommt das nicht infrage. „Was willst

du, Mama, habe ich ihr gesagt. Mein Kind ist glücklich, ich bin glücklich, reicht das nicht?“

1 Fertilität (lat.) hier: Geburtenrate; bezeichnet die Anzahl der jährlich geborenen Kinder in Relation zur Gesamtbevölkerung

2 Dr: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Der.

Aufgabe HT 2 - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Sude'nin büyükanne ve büyükbabası, 1933'te Nazilerin baskısı yüzünden Almanya'dan ayrılıp Türkiye'ye sığınmış bir çifttir. Sude de annesi gibi İstanbul'da doğup büyümüş ve kendini Türk olarak görmektedir; babası da zaten Türk kökenlidir. Sevgilisi Enver'le birlikte geleceği için plan yaptıklarından, ailesiyle konuşmaya karar verir.

Ayşe Kulin

Hayata Açılan Kapılar

[...]

Enver, Sude’yi Şişli’deki evin kapısına kadar götürüp bırakırken, “Konuş seninkilerle,”

dedi, bir kere daha.

“Çok acele etmiyor muyuz? Daha bugün mezun oldum Enver. Babam hiç

5 hoşlanmayacak… bak, yaz sonunu beklesek…”

“Sen Side’ye gitmeden önce açığa kavuşturalım, içim rahat etsin benim. Yarın sabah

konuş annenle. Anneler böyle şeye itiraz etmez, o babanı da ikna eder.”

“Konuşacağım,” dedi Sude.

Evvet, olmuştu bu iş!

10 Ertesi sabah beyaz güller geldi, Enver’den. Kartvizitinin üzerinde, “ Hayata açılan

kapıdan beraber geçelim, ” diye yazıyordu. Sude, göğsüne bastırdığı güllerle babaannesine

yakalanınca, bir gece önce konuştuklarını sadece annesine değil, tüm aileye anlatmak

zorunda kaldı. [...] Sonra, şöyle bir karar aldılar, Suzan, kızıyla ve Enver’le bir yerde

buluşup, çay içecek, Enver ve ailesi hakkında fikir edinecek, oğlanı alıcı gözle inceleyecek

15 ve eve döndüklerinde, hiç çekinmeden fikrini beyan edecekti. Sude, annesinin kararını

onaylamak zorunda değildi ama annesinde olumsuz bir intiba oluşmuşsa, nişanlanmayı

aceleye getirmeyecekti.

Zaman her şeyi hallederdi.

Enver, çay yerine akşam yemeğinde buluşmayı teklif edince, itiraz etmedi Suzan.

20 Buluşma, temmuz başında Side tatilinden önceye ayarlandı.

[...]

“Ben annemi de getirmek istedim ama Sude itiraz etti,” dedi Enver.

“İlerde annenle de tanışırız inşallah,” dedi Suzan.

Yemekler ısmarlandı, bir şişe şarap açıldı. Enver heyecanlıydı, sevdiği kızın annesini

25 etkilemek için gayret ediyordu. Onlara okuyacağı dersleri, hangi dersin kaç kredi edeceğini,

tahsilini bitirip yurda döndüğünde, babasının işini nasıl geliştireceğini anlatıyordu,

nerdeyse nefes almadan. Ne de olsa karşısında herhangi bir anne değil, bir hoca, bir

profesör vardı.

Suzan ise tam tersine, hesap sorar gibi davranmak istemiyor, damat adayını rahatlatmak

30 için havadan sudan konuşmayı tercih ediyordu. Bir ara,

“Adının anlamını biliyor musun Enver?” diye sordu, gülümseyerek.

“Büyükbabamın adıymış. Babamın babasının yani.”

“Anlamını biliyor musun?” diye ısrar etti Suzan.

“Yok, bilmiyorum…”

35 “Aydınlanmış, eğitilmiş kişi demek. Münevver’den türeme…”

“Edebiyat hocasının karşısına hazırlanıp çıkmalıydım.” Gülüştüler.

“Benim bilmemin nedeni, edebiyatçı olmam değil. Çok yakın bir dostumuz vardır, belki

duymuşsundur sen de, Ernst Hirsch, Hukuk Profesörü… İşte o, Türkiye’de doğan oğluna

Enver Tandoğan adını taktı da… anlamını o zaman söylemişti.”

40 “Ama bu bir Türk ismi.”

“Onlar da Türk oldular zaten. Tıpkı benim ailem gibi.”

“Siz Türk değil misiniz?” diye sordu Enver.

“Biz Türk’üz ama benim anneannemle büyükbabam Almandır. Yani… Alman asıllı

Türk vatandaşlarıdır,” diye atıldı Sude, “Türkçeyi dedem bizden bile iyi konuşur.

45 Anneannemde biraz aksan var.”

“Nasıl yani?” dedi Enver, “Alman mısınız şimdi siz?”

“Benim baba tarafım halis Türk. Annem ise, kalbi Türkiye ve babam için çarpan bir

Türk.” Güldü kıkır kıkır: “Ama Alman’dan devşirilmiş bir Türk.”

“Güzel de… nasıl oldu bu?”

50 Suzan, “Babam 1933 yılında İstanbul Üniversitesinin ilk hocalarından biri olarak davet

edildi, Atatürk tarafından. Sonra biz hep burada kaldık… öyle oldu işte,” dedi.

“Yani Sude yarı Alman öyle mi?”

“Hangi tarafından baktığına bağlı, Enver,” dedi Suzan, “babasının tarafından bakarsan

tamamen Türk, anasının tarafından bakarsan % 80 Türk. Ben annemle babama ayıp olmasın

55 diye yüzde onar katılım hakkı tanıdım onlara da.” Güldüler yine.

“Babam buna memnun olacak, Almanları çok sever,” dedi Enver, “disiplinlerine,

çalışkanlıklarına hayrandır… hatta Hitler’e de hayrandır.”

Suzan, kızıyla göz göze geldi. Sude’nin rengi kaçmıştı. Sessizlik uzayınca, Enver bir gaf

yaptığının farkına vardı; faşist eğilimli olmadıkları takdirde insanların Hitler’i sevmelerine

60 imkân olmadığını biliyordu elbette. Nerden kaçırmıştı ağzından babasının Hitler merakını!

Ne gereği vardı!

“Benim adımı taşıyan Enver’in annesi de mi Alman?” diye sordu, konuyu değiştirmek

için.

“O Enver’in annesi de babası da Alman. Onlarda hiç Türk kanı yok ama ailece Türk

65 vatandaşı olmayı seçtiler,” dedi Suzan, sesinin titrememesi için gayret ederek.

“Neden?”

“Çünkü 1933 yılında buraya gelen Alman profesörlerin hepsi, Hitler’in zulmünden

kaçıyorlardı. Ben, üç yüz kişilik bir gruptan söz ediyorum… kimi bizim gibi Türk uyruğuna

geçti, kimi savaşın sonunda Hitler yenilince geri döndü. Bazıları da burada vefat ettiler,

70 Ankara’da ve İstanbul’daki mezarlıklarda yatıyorlar.”

Enver’in yüzü de gölgelenmiş gibiydi.

“Siz Hıristiyan’sınız ama, değil mi?” diye sordu.

“Hıristiyan değiliz,” dedi Suzan.

Sessizlik uzadı. Enver, hiçbir şey sormayınca, Suzan açıklama yapma ihtiyacını duydu,

75 “Ben Yahudi’yim, şahsen. Ama Türkiye’de büyüdüğüm için, camiye de giderim, türbelerde

mum da yakarım. Her dinin gönlümde yeri var.”

“Ama biz Türk’üz diyorsunuz,” dedi Enver terslenerek, “Madem Türk’sünüz, demek ki

Müslümansınız.”

“Yavrum, sen uyrukla dini karıştırıyorsun. Ben Müslüman olmayan pek çok Türk

80 tanıyorum. İkisi ayrı şeyler,” dedi Suzan. Masanın altından onu ayağı ile dürten kızına

döndü, “Simon’la Selin, sonra Madam, sonra…”

“Tamam anne,” dedi Sude alçak sesle, “ You made your point! ” 1

Masadaki hava ağırlaşmıştı, tabaklarındaki yemekler soğumuştu. Yeni bir konu açıp

konuşmaya çalıştılar ama yürekleri de soğumuştu. Sude tatlı istemedi, Suzan sadece bir

85 kahve söyledi. Kahveyi beklerken, “İyi oldu bu gece birlikte çıkmamız,” dedi Suzan,

“birbirimizi tanıdık… daha doğrusu sen bizi tanıdın ama ben senin ailenin hangi yöreden

geldiğini henüz bilmiyorum.”

“Ailem Orta Anadolu’dan. Ben İstanbul’da büyüdüm, efendim.”

Suzan kahvesini içti, Enver hesabı istedi. Sude gerekmedikçe konuşmuyordu.

90 Hesap ödenince kalktılar, arabada, ah şu İstanbul’un havası gibisinden, zorlama olduğu

çok belli bir sohbet denediler.

Şişli’de apartmanlarının önünde, Suzan’la Sude, Enver’e teşekkür edip indiler arabadan.

Enver, onlara kapılarına kadar eşlik etmedi ama ana kızı, evlerinin kapısından içeri girene

kadar arabasının içinde bekledi.

95 Asansörle katlarına çıkarlarken, Suzan,

“Bir sürü gereksiz laf işitmek istemiyorsan, babaannene bu geceyi anlatmayalım,” dedi.

Sude sadece başını salladı, evet anlamında.

[...] Ertesi gün, bir küçük buket daha geldi Enver’den. Çiçeklerin üzerinde bu kez

kartvizit yerine bir zarf vardı. Sude, zarfı açtı, açık mavi kâğıda yazılmış mektubu okudu.

100 “ Sudeciğim,

Haklıymışsın, nişanlanmak için fazla aceleci davrandım. Dün akşam öğrendiklerimden

sonra, benimkileri, özellikle de babamı hazırlamam gerekiyor. Biraz zamana ihtiyacım var.

Sana iyi yolculuklar ve Side’de güzel bir tatil diliyorum. Dönüşünde görüşmek üzere

sevgiler.

105 Enver. ”

Sude, mektubu zarfına, zarfı okuduğu kitabın arasına koydu. Sonra günlüğünü çıkardı ve

şöyle yazdı, o günün tarihini atarak:

“ Hayata açılan kapıdan, yalnız başıma geçiyorum! Bu ülkede yaşayacaksam, sanırım

yalnız kalmaya mahkûmum çünkü bende Yahudi kanı var. ”

1 İng. Fikrini söyledin.

1. Ayşe Kulin'in "Kanadı Kırık Kuşlar" romanından alınmış olan "Hayata Açılan Kapılar" adlı bölümün özetini yazınız.

(10 Punkte)

Aufgabe HT 2 - 2 · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache)

Klausurteil A

Sude'nin büyükanne ve büyükbabası, 1933'te Nazilerin baskısı yüzünden Almanya'dan ayrılıp Türkiye'ye sığınmış bir çifttir. Sude de annesi gibi İstanbul'da doğup büyümüş ve kendini Türk olarak görmektedir; babası da zaten Türk kökenlidir. Sevgilisi Enver'le birlikte geleceği için plan yaptıklarından, ailesiyle konuşmaya karar verir.

Ayşe Kulin

Hayata Açılan Kapılar

[...]

Enver, Sude’yi Şişli’deki evin kapısına kadar götürüp bırakırken, “Konuş seninkilerle,”

dedi, bir kere daha.

“Çok acele etmiyor muyuz? Daha bugün mezun oldum Enver. Babam hiç

5 hoşlanmayacak… bak, yaz sonunu beklesek…”

“Sen Side’ye gitmeden önce açığa kavuşturalım, içim rahat etsin benim. Yarın sabah

konuş annenle. Anneler böyle şeye itiraz etmez, o babanı da ikna eder.”

“Konuşacağım,” dedi Sude.

Evvet, olmuştu bu iş!

10 Ertesi sabah beyaz güller geldi, Enver’den. Kartvizitinin üzerinde, “ Hayata açılan

kapıdan beraber geçelim, ” diye yazıyordu. Sude, göğsüne bastırdığı güllerle babaannesine

yakalanınca, bir gece önce konuştuklarını sadece annesine değil, tüm aileye anlatmak

zorunda kaldı. [...] Sonra, şöyle bir karar aldılar, Suzan, kızıyla ve Enver’le bir yerde

buluşup, çay içecek, Enver ve ailesi hakkında fikir edinecek, oğlanı alıcı gözle inceleyecek

15 ve eve döndüklerinde, hiç çekinmeden fikrini beyan edecekti. Sude, annesinin kararını

onaylamak zorunda değildi ama annesinde olumsuz bir intiba oluşmuşsa, nişanlanmayı

aceleye getirmeyecekti.

Zaman her şeyi hallederdi.

Enver, çay yerine akşam yemeğinde buluşmayı teklif edince, itiraz etmedi Suzan.

20 Buluşma, temmuz başında Side tatilinden önceye ayarlandı.

[...]

“Ben annemi de getirmek istedim ama Sude itiraz etti,” dedi Enver.

“İlerde annenle de tanışırız inşallah,” dedi Suzan.

Yemekler ısmarlandı, bir şişe şarap açıldı. Enver heyecanlıydı, sevdiği kızın annesini

25 etkilemek için gayret ediyordu. Onlara okuyacağı dersleri, hangi dersin kaç kredi edeceğini,

tahsilini bitirip yurda döndüğünde, babasının işini nasıl geliştireceğini anlatıyordu,

nerdeyse nefes almadan. Ne de olsa karşısında herhangi bir anne değil, bir hoca, bir

profesör vardı.

Suzan ise tam tersine, hesap sorar gibi davranmak istemiyor, damat adayını rahatlatmak

30 için havadan sudan konuşmayı tercih ediyordu. Bir ara,

“Adının anlamını biliyor musun Enver?” diye sordu, gülümseyerek.

“Büyükbabamın adıymış. Babamın babasının yani.”

“Anlamını biliyor musun?” diye ısrar etti Suzan.

“Yok, bilmiyorum…”

35 “Aydınlanmış, eğitilmiş kişi demek. Münevver’den türeme…”

“Edebiyat hocasının karşısına hazırlanıp çıkmalıydım.” Gülüştüler.

“Benim bilmemin nedeni, edebiyatçı olmam değil. Çok yakın bir dostumuz vardır, belki

duymuşsundur sen de, Ernst Hirsch, Hukuk Profesörü… İşte o, Türkiye’de doğan oğluna

Enver Tandoğan adını taktı da… anlamını o zaman söylemişti.”

40 “Ama bu bir Türk ismi.”

“Onlar da Türk oldular zaten. Tıpkı benim ailem gibi.”

“Siz Türk değil misiniz?” diye sordu Enver.

“Biz Türk’üz ama benim anneannemle büyükbabam Almandır. Yani… Alman asıllı

Türk vatandaşlarıdır,” diye atıldı Sude, “Türkçeyi dedem bizden bile iyi konuşur.

45 Anneannemde biraz aksan var.”

“Nasıl yani?” dedi Enver, “Alman mısınız şimdi siz?”

“Benim baba tarafım halis Türk. Annem ise, kalbi Türkiye ve babam için çarpan bir

Türk.” Güldü kıkır kıkır: “Ama Alman’dan devşirilmiş bir Türk.”

“Güzel de… nasıl oldu bu?”

50 Suzan, “Babam 1933 yılında İstanbul Üniversitesinin ilk hocalarından biri olarak davet

edildi, Atatürk tarafından. Sonra biz hep burada kaldık… öyle oldu işte,” dedi.

“Yani Sude yarı Alman öyle mi?”

“Hangi tarafından baktığına bağlı, Enver,” dedi Suzan, “babasının tarafından bakarsan

tamamen Türk, anasının tarafından bakarsan % 80 Türk. Ben annemle babama ayıp olmasın

55 diye yüzde onar katılım hakkı tanıdım onlara da.” Güldüler yine.

“Babam buna memnun olacak, Almanları çok sever,” dedi Enver, “disiplinlerine,

çalışkanlıklarına hayrandır… hatta Hitler’e de hayrandır.”

Suzan, kızıyla göz göze geldi. Sude’nin rengi kaçmıştı. Sessizlik uzayınca, Enver bir gaf

yaptığının farkına vardı; faşist eğilimli olmadıkları takdirde insanların Hitler’i sevmelerine

60 imkân olmadığını biliyordu elbette. Nerden kaçırmıştı ağzından babasının Hitler merakını!

Ne gereği vardı!

“Benim adımı taşıyan Enver’in annesi de mi Alman?” diye sordu, konuyu değiştirmek

için.

“O Enver’in annesi de babası da Alman. Onlarda hiç Türk kanı yok ama ailece Türk

65 vatandaşı olmayı seçtiler,” dedi Suzan, sesinin titrememesi için gayret ederek.

“Neden?”

“Çünkü 1933 yılında buraya gelen Alman profesörlerin hepsi, Hitler’in zulmünden

kaçıyorlardı. Ben, üç yüz kişilik bir gruptan söz ediyorum… kimi bizim gibi Türk uyruğuna

geçti, kimi savaşın sonunda Hitler yenilince geri döndü. Bazıları da burada vefat ettiler,

70 Ankara’da ve İstanbul’daki mezarlıklarda yatıyorlar.”

Enver’in yüzü de gölgelenmiş gibiydi.

“Siz Hıristiyan’sınız ama, değil mi?” diye sordu.

“Hıristiyan değiliz,” dedi Suzan.

Sessizlik uzadı. Enver, hiçbir şey sormayınca, Suzan açıklama yapma ihtiyacını duydu,

75 “Ben Yahudi’yim, şahsen. Ama Türkiye’de büyüdüğüm için, camiye de giderim, türbelerde

mum da yakarım. Her dinin gönlümde yeri var.”

“Ama biz Türk’üz diyorsunuz,” dedi Enver terslenerek, “Madem Türk’sünüz, demek ki

Müslümansınız.”

“Yavrum, sen uyrukla dini karıştırıyorsun. Ben Müslüman olmayan pek çok Türk

80 tanıyorum. İkisi ayrı şeyler,” dedi Suzan. Masanın altından onu ayağı ile dürten kızına

döndü, “Simon’la Selin, sonra Madam, sonra…”

“Tamam anne,” dedi Sude alçak sesle, “ You made your point! ” 1

Masadaki hava ağırlaşmıştı, tabaklarındaki yemekler soğumuştu. Yeni bir konu açıp

konuşmaya çalıştılar ama yürekleri de soğumuştu. Sude tatlı istemedi, Suzan sadece bir

85 kahve söyledi. Kahveyi beklerken, “İyi oldu bu gece birlikte çıkmamız,” dedi Suzan,

“birbirimizi tanıdık… daha doğrusu sen bizi tanıdın ama ben senin ailenin hangi yöreden

geldiğini henüz bilmiyorum.”

“Ailem Orta Anadolu’dan. Ben İstanbul’da büyüdüm, efendim.”

Suzan kahvesini içti, Enver hesabı istedi. Sude gerekmedikçe konuşmuyordu.

90 Hesap ödenince kalktılar, arabada, ah şu İstanbul’un havası gibisinden, zorlama olduğu

çok belli bir sohbet denediler.

Şişli’de apartmanlarının önünde, Suzan’la Sude, Enver’e teşekkür edip indiler arabadan.

Enver, onlara kapılarına kadar eşlik etmedi ama ana kızı, evlerinin kapısından içeri girene

kadar arabasının içinde bekledi.

95 Asansörle katlarına çıkarlarken, Suzan,

“Bir sürü gereksiz laf işitmek istemiyorsan, babaannene bu geceyi anlatmayalım,” dedi.

Sude sadece başını salladı, evet anlamında.

[...] Ertesi gün, bir küçük buket daha geldi Enver’den. Çiçeklerin üzerinde bu kez

kartvizit yerine bir zarf vardı. Sude, zarfı açtı, açık mavi kâğıda yazılmış mektubu okudu.

100 “ Sudeciğim,

Haklıymışsın, nişanlanmak için fazla aceleci davrandım. Dün akşam öğrendiklerimden

sonra, benimkileri, özellikle de babamı hazırlamam gerekiyor. Biraz zamana ihtiyacım var.

Sana iyi yolculuklar ve Side’de güzel bir tatil diliyorum. Dönüşünde görüşmek üzere

sevgiler.

105 Enver. ”

Sude, mektubu zarfına, zarfı okuduğu kitabın arasına koydu. Sonra günlüğünü çıkardı ve

şöyle yazdı, o günün tarihini atarak:

“ Hayata açılan kapıdan, yalnız başıma geçiyorum! Bu ülkede yaşayacaksam, sanırım

yalnız kalmaya mahkûmum çünkü bende Yahudi kanı var. ”

1 İng. Fikrini söyledin.

2. Metnin dilsel ve yapısal özelliklerini göz önünde bulundurarak Enver, Sude ve Suzan'ın diyaloğunu inceleyiniz; konuşmanın nasıl ilerlediğini, figürlerin konu hakkındaki görüşlerini ve bu görüşleri nasıl ifade ettiklerini ele alınız.

(20 Punkte)

Aufgabe HT 2 - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Sude'nin büyükanne ve büyükbabası, 1933'te Nazilerin baskısı yüzünden Almanya'dan ayrılıp Türkiye'ye sığınmış bir çifttir. Sude de annesi gibi İstanbul'da doğup büyümüş ve kendini Türk olarak görmektedir; babası da zaten Türk kökenlidir. Sevgilisi Enver'le birlikte geleceği için plan yaptıklarından, ailesiyle konuşmaya karar verir.

Ayşe Kulin

Hayata Açılan Kapılar

[...]

Enver, Sude’yi Şişli’deki evin kapısına kadar götürüp bırakırken, “Konuş seninkilerle,”

dedi, bir kere daha.

“Çok acele etmiyor muyuz? Daha bugün mezun oldum Enver. Babam hiç

5 hoşlanmayacak… bak, yaz sonunu beklesek…”

“Sen Side’ye gitmeden önce açığa kavuşturalım, içim rahat etsin benim. Yarın sabah

konuş annenle. Anneler böyle şeye itiraz etmez, o babanı da ikna eder.”

“Konuşacağım,” dedi Sude.

Evvet, olmuştu bu iş!

10 Ertesi sabah beyaz güller geldi, Enver’den. Kartvizitinin üzerinde, “ Hayata açılan

kapıdan beraber geçelim, ” diye yazıyordu. Sude, göğsüne bastırdığı güllerle babaannesine

yakalanınca, bir gece önce konuştuklarını sadece annesine değil, tüm aileye anlatmak

zorunda kaldı. [...] Sonra, şöyle bir karar aldılar, Suzan, kızıyla ve Enver’le bir yerde

buluşup, çay içecek, Enver ve ailesi hakkında fikir edinecek, oğlanı alıcı gözle inceleyecek

15 ve eve döndüklerinde, hiç çekinmeden fikrini beyan edecekti. Sude, annesinin kararını

onaylamak zorunda değildi ama annesinde olumsuz bir intiba oluşmuşsa, nişanlanmayı

aceleye getirmeyecekti.

Zaman her şeyi hallederdi.

Enver, çay yerine akşam yemeğinde buluşmayı teklif edince, itiraz etmedi Suzan.

20 Buluşma, temmuz başında Side tatilinden önceye ayarlandı.

[...]

“Ben annemi de getirmek istedim ama Sude itiraz etti,” dedi Enver.

“İlerde annenle de tanışırız inşallah,” dedi Suzan.

Yemekler ısmarlandı, bir şişe şarap açıldı. Enver heyecanlıydı, sevdiği kızın annesini

25 etkilemek için gayret ediyordu. Onlara okuyacağı dersleri, hangi dersin kaç kredi edeceğini,

tahsilini bitirip yurda döndüğünde, babasının işini nasıl geliştireceğini anlatıyordu,

nerdeyse nefes almadan. Ne de olsa karşısında herhangi bir anne değil, bir hoca, bir

profesör vardı.

Suzan ise tam tersine, hesap sorar gibi davranmak istemiyor, damat adayını rahatlatmak

30 için havadan sudan konuşmayı tercih ediyordu. Bir ara,

“Adının anlamını biliyor musun Enver?” diye sordu, gülümseyerek.

“Büyükbabamın adıymış. Babamın babasının yani.”

“Anlamını biliyor musun?” diye ısrar etti Suzan.

“Yok, bilmiyorum…”

35 “Aydınlanmış, eğitilmiş kişi demek. Münevver’den türeme…”

“Edebiyat hocasının karşısına hazırlanıp çıkmalıydım.” Gülüştüler.

“Benim bilmemin nedeni, edebiyatçı olmam değil. Çok yakın bir dostumuz vardır, belki

duymuşsundur sen de, Ernst Hirsch, Hukuk Profesörü… İşte o, Türkiye’de doğan oğluna

Enver Tandoğan adını taktı da… anlamını o zaman söylemişti.”

40 “Ama bu bir Türk ismi.”

“Onlar da Türk oldular zaten. Tıpkı benim ailem gibi.”

“Siz Türk değil misiniz?” diye sordu Enver.

“Biz Türk’üz ama benim anneannemle büyükbabam Almandır. Yani… Alman asıllı

Türk vatandaşlarıdır,” diye atıldı Sude, “Türkçeyi dedem bizden bile iyi konuşur.

45 Anneannemde biraz aksan var.”

“Nasıl yani?” dedi Enver, “Alman mısınız şimdi siz?”

“Benim baba tarafım halis Türk. Annem ise, kalbi Türkiye ve babam için çarpan bir

Türk.” Güldü kıkır kıkır: “Ama Alman’dan devşirilmiş bir Türk.”

“Güzel de… nasıl oldu bu?”

50 Suzan, “Babam 1933 yılında İstanbul Üniversitesinin ilk hocalarından biri olarak davet

edildi, Atatürk tarafından. Sonra biz hep burada kaldık… öyle oldu işte,” dedi.

“Yani Sude yarı Alman öyle mi?”

“Hangi tarafından baktığına bağlı, Enver,” dedi Suzan, “babasının tarafından bakarsan

tamamen Türk, anasının tarafından bakarsan % 80 Türk. Ben annemle babama ayıp olmasın

55 diye yüzde onar katılım hakkı tanıdım onlara da.” Güldüler yine.

“Babam buna memnun olacak, Almanları çok sever,” dedi Enver, “disiplinlerine,

çalışkanlıklarına hayrandır… hatta Hitler’e de hayrandır.”

Suzan, kızıyla göz göze geldi. Sude’nin rengi kaçmıştı. Sessizlik uzayınca, Enver bir gaf

yaptığının farkına vardı; faşist eğilimli olmadıkları takdirde insanların Hitler’i sevmelerine

60 imkân olmadığını biliyordu elbette. Nerden kaçırmıştı ağzından babasının Hitler merakını!

Ne gereği vardı!

“Benim adımı taşıyan Enver’in annesi de mi Alman?” diye sordu, konuyu değiştirmek

için.

“O Enver’in annesi de babası da Alman. Onlarda hiç Türk kanı yok ama ailece Türk

65 vatandaşı olmayı seçtiler,” dedi Suzan, sesinin titrememesi için gayret ederek.

“Neden?”

“Çünkü 1933 yılında buraya gelen Alman profesörlerin hepsi, Hitler’in zulmünden

kaçıyorlardı. Ben, üç yüz kişilik bir gruptan söz ediyorum… kimi bizim gibi Türk uyruğuna

geçti, kimi savaşın sonunda Hitler yenilince geri döndü. Bazıları da burada vefat ettiler,

70 Ankara’da ve İstanbul’daki mezarlıklarda yatıyorlar.”

Enver’in yüzü de gölgelenmiş gibiydi.

“Siz Hıristiyan’sınız ama, değil mi?” diye sordu.

“Hıristiyan değiliz,” dedi Suzan.

Sessizlik uzadı. Enver, hiçbir şey sormayınca, Suzan açıklama yapma ihtiyacını duydu,

75 “Ben Yahudi’yim, şahsen. Ama Türkiye’de büyüdüğüm için, camiye de giderim, türbelerde

mum da yakarım. Her dinin gönlümde yeri var.”

“Ama biz Türk’üz diyorsunuz,” dedi Enver terslenerek, “Madem Türk’sünüz, demek ki

Müslümansınız.”

“Yavrum, sen uyrukla dini karıştırıyorsun. Ben Müslüman olmayan pek çok Türk

80 tanıyorum. İkisi ayrı şeyler,” dedi Suzan. Masanın altından onu ayağı ile dürten kızına

döndü, “Simon’la Selin, sonra Madam, sonra…”

“Tamam anne,” dedi Sude alçak sesle, “ You made your point! ” 1

Masadaki hava ağırlaşmıştı, tabaklarındaki yemekler soğumuştu. Yeni bir konu açıp

konuşmaya çalıştılar ama yürekleri de soğumuştu. Sude tatlı istemedi, Suzan sadece bir

85 kahve söyledi. Kahveyi beklerken, “İyi oldu bu gece birlikte çıkmamız,” dedi Suzan,

“birbirimizi tanıdık… daha doğrusu sen bizi tanıdın ama ben senin ailenin hangi yöreden

geldiğini henüz bilmiyorum.”

“Ailem Orta Anadolu’dan. Ben İstanbul’da büyüdüm, efendim.”

Suzan kahvesini içti, Enver hesabı istedi. Sude gerekmedikçe konuşmuyordu.

90 Hesap ödenince kalktılar, arabada, ah şu İstanbul’un havası gibisinden, zorlama olduğu

çok belli bir sohbet denediler.

Şişli’de apartmanlarının önünde, Suzan’la Sude, Enver’e teşekkür edip indiler arabadan.

Enver, onlara kapılarına kadar eşlik etmedi ama ana kızı, evlerinin kapısından içeri girene

kadar arabasının içinde bekledi.

95 Asansörle katlarına çıkarlarken, Suzan,

“Bir sürü gereksiz laf işitmek istemiyorsan, babaannene bu geceyi anlatmayalım,” dedi.

Sude sadece başını salladı, evet anlamında.

[...] Ertesi gün, bir küçük buket daha geldi Enver’den. Çiçeklerin üzerinde bu kez

kartvizit yerine bir zarf vardı. Sude, zarfı açtı, açık mavi kâğıda yazılmış mektubu okudu.

100 “ Sudeciğim,

Haklıymışsın, nişanlanmak için fazla aceleci davrandım. Dün akşam öğrendiklerimden

sonra, benimkileri, özellikle de babamı hazırlamam gerekiyor. Biraz zamana ihtiyacım var.

Sana iyi yolculuklar ve Side’de güzel bir tatil diliyorum. Dönüşünde görüşmek üzere

sevgiler.

105 Enver. ”

Sude, mektubu zarfına, zarfı okuduğu kitabın arasına koydu. Sonra günlüğünü çıkardı ve

şöyle yazdı, o günün tarihini atarak:

“ Hayata açılan kapıdan, yalnız başıma geçiyorum! Bu ülkede yaşayacaksam, sanırım

yalnız kalmaya mahkûmum çünkü bende Yahudi kanı var. ”

1 İng. Fikrini söyledin.

3. a) Bir ülkeye göç etmiş farklı nesillerin değişen göç deneyimlerini ve bakış açılarını dikkate alarak, Enver’in ve Suzan’ın tutumlarını hem konuyla ilgili ön bilginizden hem de kendi yaşam deneyimlerinizden yararlanarak değerlendiriniz.

(12 Punkte)

Aufgabe HT 2 - 3 b) · Kreatives Schreiben: Perspektivwechsel (Tagebuch, Brief, Monolog, Dialog)

Klausurteil A

Sude'nin büyükanne ve büyükbabası, 1933'te Nazilerin baskısı yüzünden Almanya'dan ayrılıp Türkiye'ye sığınmış bir çifttir. Sude de annesi gibi İstanbul'da doğup büyümüş ve kendini Türk olarak görmektedir; babası da zaten Türk kökenlidir. Sevgilisi Enver'le birlikte geleceği için plan yaptıklarından, ailesiyle konuşmaya karar verir.

Ayşe Kulin

Hayata Açılan Kapılar

[...]

Enver, Sude’yi Şişli’deki evin kapısına kadar götürüp bırakırken, “Konuş seninkilerle,”

dedi, bir kere daha.

“Çok acele etmiyor muyuz? Daha bugün mezun oldum Enver. Babam hiç

5 hoşlanmayacak… bak, yaz sonunu beklesek…”

“Sen Side’ye gitmeden önce açığa kavuşturalım, içim rahat etsin benim. Yarın sabah

konuş annenle. Anneler böyle şeye itiraz etmez, o babanı da ikna eder.”

“Konuşacağım,” dedi Sude.

Evvet, olmuştu bu iş!

10 Ertesi sabah beyaz güller geldi, Enver’den. Kartvizitinin üzerinde, “ Hayata açılan

kapıdan beraber geçelim, ” diye yazıyordu. Sude, göğsüne bastırdığı güllerle babaannesine

yakalanınca, bir gece önce konuştuklarını sadece annesine değil, tüm aileye anlatmak

zorunda kaldı. [...] Sonra, şöyle bir karar aldılar, Suzan, kızıyla ve Enver’le bir yerde

buluşup, çay içecek, Enver ve ailesi hakkında fikir edinecek, oğlanı alıcı gözle inceleyecek

15 ve eve döndüklerinde, hiç çekinmeden fikrini beyan edecekti. Sude, annesinin kararını

onaylamak zorunda değildi ama annesinde olumsuz bir intiba oluşmuşsa, nişanlanmayı

aceleye getirmeyecekti.

Zaman her şeyi hallederdi.

Enver, çay yerine akşam yemeğinde buluşmayı teklif edince, itiraz etmedi Suzan.

20 Buluşma, temmuz başında Side tatilinden önceye ayarlandı.

[...]

“Ben annemi de getirmek istedim ama Sude itiraz etti,” dedi Enver.

“İlerde annenle de tanışırız inşallah,” dedi Suzan.

Yemekler ısmarlandı, bir şişe şarap açıldı. Enver heyecanlıydı, sevdiği kızın annesini

25 etkilemek için gayret ediyordu. Onlara okuyacağı dersleri, hangi dersin kaç kredi edeceğini,

tahsilini bitirip yurda döndüğünde, babasının işini nasıl geliştireceğini anlatıyordu,

nerdeyse nefes almadan. Ne de olsa karşısında herhangi bir anne değil, bir hoca, bir

profesör vardı.

Suzan ise tam tersine, hesap sorar gibi davranmak istemiyor, damat adayını rahatlatmak

30 için havadan sudan konuşmayı tercih ediyordu. Bir ara,

“Adının anlamını biliyor musun Enver?” diye sordu, gülümseyerek.

“Büyükbabamın adıymış. Babamın babasının yani.”

“Anlamını biliyor musun?” diye ısrar etti Suzan.

“Yok, bilmiyorum…”

35 “Aydınlanmış, eğitilmiş kişi demek. Münevver’den türeme…”

“Edebiyat hocasının karşısına hazırlanıp çıkmalıydım.” Gülüştüler.

“Benim bilmemin nedeni, edebiyatçı olmam değil. Çok yakın bir dostumuz vardır, belki

duymuşsundur sen de, Ernst Hirsch, Hukuk Profesörü… İşte o, Türkiye’de doğan oğluna

Enver Tandoğan adını taktı da… anlamını o zaman söylemişti.”

40 “Ama bu bir Türk ismi.”

“Onlar da Türk oldular zaten. Tıpkı benim ailem gibi.”

“Siz Türk değil misiniz?” diye sordu Enver.

“Biz Türk’üz ama benim anneannemle büyükbabam Almandır. Yani… Alman asıllı

Türk vatandaşlarıdır,” diye atıldı Sude, “Türkçeyi dedem bizden bile iyi konuşur.

45 Anneannemde biraz aksan var.”

“Nasıl yani?” dedi Enver, “Alman mısınız şimdi siz?”

“Benim baba tarafım halis Türk. Annem ise, kalbi Türkiye ve babam için çarpan bir

Türk.” Güldü kıkır kıkır: “Ama Alman’dan devşirilmiş bir Türk.”

“Güzel de… nasıl oldu bu?”

50 Suzan, “Babam 1933 yılında İstanbul Üniversitesinin ilk hocalarından biri olarak davet

edildi, Atatürk tarafından. Sonra biz hep burada kaldık… öyle oldu işte,” dedi.

“Yani Sude yarı Alman öyle mi?”

“Hangi tarafından baktığına bağlı, Enver,” dedi Suzan, “babasının tarafından bakarsan

tamamen Türk, anasının tarafından bakarsan % 80 Türk. Ben annemle babama ayıp olmasın

55 diye yüzde onar katılım hakkı tanıdım onlara da.” Güldüler yine.

“Babam buna memnun olacak, Almanları çok sever,” dedi Enver, “disiplinlerine,

çalışkanlıklarına hayrandır… hatta Hitler’e de hayrandır.”

Suzan, kızıyla göz göze geldi. Sude’nin rengi kaçmıştı. Sessizlik uzayınca, Enver bir gaf

yaptığının farkına vardı; faşist eğilimli olmadıkları takdirde insanların Hitler’i sevmelerine

60 imkân olmadığını biliyordu elbette. Nerden kaçırmıştı ağzından babasının Hitler merakını!

Ne gereği vardı!

“Benim adımı taşıyan Enver’in annesi de mi Alman?” diye sordu, konuyu değiştirmek

için.

“O Enver’in annesi de babası da Alman. Onlarda hiç Türk kanı yok ama ailece Türk

65 vatandaşı olmayı seçtiler,” dedi Suzan, sesinin titrememesi için gayret ederek.

“Neden?”

“Çünkü 1933 yılında buraya gelen Alman profesörlerin hepsi, Hitler’in zulmünden

kaçıyorlardı. Ben, üç yüz kişilik bir gruptan söz ediyorum… kimi bizim gibi Türk uyruğuna

geçti, kimi savaşın sonunda Hitler yenilince geri döndü. Bazıları da burada vefat ettiler,

70 Ankara’da ve İstanbul’daki mezarlıklarda yatıyorlar.”

Enver’in yüzü de gölgelenmiş gibiydi.

“Siz Hıristiyan’sınız ama, değil mi?” diye sordu.

“Hıristiyan değiliz,” dedi Suzan.

Sessizlik uzadı. Enver, hiçbir şey sormayınca, Suzan açıklama yapma ihtiyacını duydu,

75 “Ben Yahudi’yim, şahsen. Ama Türkiye’de büyüdüğüm için, camiye de giderim, türbelerde

mum da yakarım. Her dinin gönlümde yeri var.”

“Ama biz Türk’üz diyorsunuz,” dedi Enver terslenerek, “Madem Türk’sünüz, demek ki

Müslümansınız.”

“Yavrum, sen uyrukla dini karıştırıyorsun. Ben Müslüman olmayan pek çok Türk

80 tanıyorum. İkisi ayrı şeyler,” dedi Suzan. Masanın altından onu ayağı ile dürten kızına

döndü, “Simon’la Selin, sonra Madam, sonra…”

“Tamam anne,” dedi Sude alçak sesle, “ You made your point! ” 1

Masadaki hava ağırlaşmıştı, tabaklarındaki yemekler soğumuştu. Yeni bir konu açıp

konuşmaya çalıştılar ama yürekleri de soğumuştu. Sude tatlı istemedi, Suzan sadece bir

85 kahve söyledi. Kahveyi beklerken, “İyi oldu bu gece birlikte çıkmamız,” dedi Suzan,

“birbirimizi tanıdık… daha doğrusu sen bizi tanıdın ama ben senin ailenin hangi yöreden

geldiğini henüz bilmiyorum.”

“Ailem Orta Anadolu’dan. Ben İstanbul’da büyüdüm, efendim.”

Suzan kahvesini içti, Enver hesabı istedi. Sude gerekmedikçe konuşmuyordu.

90 Hesap ödenince kalktılar, arabada, ah şu İstanbul’un havası gibisinden, zorlama olduğu

çok belli bir sohbet denediler.

Şişli’de apartmanlarının önünde, Suzan’la Sude, Enver’e teşekkür edip indiler arabadan.

Enver, onlara kapılarına kadar eşlik etmedi ama ana kızı, evlerinin kapısından içeri girene

kadar arabasının içinde bekledi.

95 Asansörle katlarına çıkarlarken, Suzan,

“Bir sürü gereksiz laf işitmek istemiyorsan, babaannene bu geceyi anlatmayalım,” dedi.

Sude sadece başını salladı, evet anlamında.

[...] Ertesi gün, bir küçük buket daha geldi Enver’den. Çiçeklerin üzerinde bu kez

kartvizit yerine bir zarf vardı. Sude, zarfı açtı, açık mavi kâğıda yazılmış mektubu okudu.

100 “ Sudeciğim,

Haklıymışsın, nişanlanmak için fazla aceleci davrandım. Dün akşam öğrendiklerimden

sonra, benimkileri, özellikle de babamı hazırlamam gerekiyor. Biraz zamana ihtiyacım var.

Sana iyi yolculuklar ve Side’de güzel bir tatil diliyorum. Dönüşünde görüşmek üzere

sevgiler.

105 Enver. ”

Sude, mektubu zarfına, zarfı okuduğu kitabın arasına koydu. Sonra günlüğünü çıkardı ve

şöyle yazdı, o günün tarihini atarak:

“ Hayata açılan kapıdan, yalnız başıma geçiyorum! Bu ülkede yaşayacaksam, sanırım

yalnız kalmaya mahkûmum çünkü bende Yahudi kanı var. ”

1 İng. Fikrini söyledin.

3. b) Sude, görüşmenin ardından yemek sırasında konuşulanları yakın bir arkadaşına aktarır. Bu arkadaş, ona yazacağı bir mektupla yanında olmak ister. Kendinizi bu arkadaşın yerine koyun ve Sude’nin yaşadıklarını dikkate alarak ona önerilerde bulunduğunuz bir mektup yazınız.

(12 Punkte)

Aufgabe HT 2 - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

Klausurteil B

Fabio Ghelli

IDENTITÄT UND ZUGEHÖRIGKEIT

Was ist „deutsch“?

[...]

Menschen mit und ohne Migrationshintergrund haben ein ähnliches Verständnis davon, was

„Deutschsein“ ausmacht – und sie fühlen sich gleichermaßen zu Deutschland zugehörig. Das

haben zwei Untersuchungen im Auftrag der Integrationsbeauftragten der Bundesregierung,

5 Aydan Özoguz, festgestellt. Das Berliner Institut für empirische Integrations- und Migrations-

forschung (BIM) hat für seine Studie „Postmigrantisch III“ 8.000 Personen interviewt. Der

Forschungsbereich beim Sachverständigenrat deutscher Stiftungen für Integration und Migra-

tion (SVR) hat Daten aus dem Integrationsbarometer ausgewertet. Dabei zeigte sich:

• 87 Prozent der Befragten mit Migrationshintergrund sagten dem SVR, sie fühlten sich zur

10 deutschen Gesellschaft zugehörig. Das sind lediglich fünf Prozentpunkte weniger als bei

Deutschen ohne Einwanderungsgeschichte.

• „Pflichtbewusstsein“ und „Strebsamkeit“ sind für beide Gruppen die Tugenden, die laut

BIM-Umfrage Deutschland am besten beschreiben.

• Sehr ähnlich sind die Ergebnisse auch, wenn es um die „emotionale“ Bindung zu Deutsch-

15 land geht: 85,6 Prozent der Befragten ohne und 82,4 Prozent der Befragten mit Migrations-

hintergrund stimmen dem Satz zu: „Ich liebe Deutschland“.

[...]

Beide Studien heben hervor, dass sowohl Deutsche mit als auch ohne Migrationshintergrund

das „Deutschsein“ immer weniger als eine angeborene Eigenschaft ansehen, sondern eher als

20 etwas, das man sich „erarbeiten“ kann.

• So herrscht in beiden Gruppen nahezu Einstimmigkeit darüber, dass die Fähigkeit, Deutsch

zu sprechen, ein wichtiges Merkmal für das „Deutschsein“ ist: Das denken laut BIM-

Umfrage 96,5 Prozent der Befragten ohne Einwanderungsgeschichte und 98,6 Prozent

derjenigen mit Migrationshintergrund.

25 • 89,2 Prozent der Menschen ohne Migrationshintergrund, die an der SVR-Umfrage teilge-

nommen haben, sehen einen festen Arbeitsplatz als wichtige Eigenschaft „um zur Gesell-

schaft dazuzugehören“. Bei Befragten aus Einwandererfamilien waren es sogar 93,3 Pro-

zent.

[...]

30 • Laut BIM-Studie denken nur 37,6 Prozent der Befragten ohne Migrationshintergrund, dass

man deutsche Vorfahren haben muss, um Deutsch sein zu können. Bei Menschen aus

Einwandererfamilien sind es rund 34 Prozent. Vor 13 Jahren waren das noch zehn Prozent-

punkte mehr.

• In Deutschland geboren zu sein ist für ein Viertel der Befragten ohne Migrationshinter-

35 grund und für etwa einen Drittel derjenigen mit Migrationshintergrund ein wichtiges Zuge-

hörigkeitsmerkmal, so der SVR.

[...]

Die Studien zeigen aber auch, dass es Unterschiede zwischen einzelnen Einwanderer-Grup-

pen gibt, etwa bei dem Gefühl, zu Deutschland dazuzugehören:

40 • Dem SVR-Barometer zufolge haben Einwanderer muslimischen Glaubens häufiger das

Gefühl, sie gehörten nicht zu Deutschland. 88 Prozent aller Befragten mit Migrationshinter-

grund fühlen sich als Teil Deutschlands. Bei muslimischen Migranten der ersten Genera-

tion fühlen sich nur 66 Prozent zugehörig. In der zweiten Generation steigt der Anteil aber

auf 84 Prozent.

45 [...]

• Mehr als die Hälfte der Befragten, die weniger als fünf Jahre in Deutschland leben, denken,

man müsse in Deutschland geboren sein, um Deutsch zu sein. Bei denen, die mehr als zehn

Jahre im Land waren, wird diese Meinung von lediglich einem Viertel der Befragten ge-

teilt.

50 [...]

• Etwa 36 Prozent der Nicht-Muslime unter den Befragten mit Migrationshintergrund denken

laut BIM-Studie, man solle auf das Kopftuch verzichten, um Deutsch zu sein. Bei musli-

mischen Befragten mit Migrationshintergrund lag der Anteil nur bei 20 Prozent.

4. Türkiye'de yaşayan bir arkadaşınız, sosyal medya hesabınızda paylaştığınız „Identität und Zugehörigkeit: Was ist deutsch?“ başlıklı metni görür. Türkçeye çevrilmiş başlık onun dikkatini çeker ve metnin neler içerdiğini sizden öğrenmek ister. Bu durumda söz konusu metni ona yazacağınız bir e-postada özetleyiniz.

[18 Punkte]

Aufgabe HT 3 - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Ali Sirmen

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun

kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü

yazar Paolo Coelho ’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel 1

boyuta ulaştırdı.

5 Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel.

Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım

bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet 2 ve ulus 3 kavramının kendisinden

kaynaklanmakta.

Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.

10 Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasi propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun

yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de

bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız.

Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik

15 kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.

***

Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son

dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli

takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi.

20 Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli.

Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği,

ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir

dünyada doğal karşılanmalıdır.

Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek,

25 evrensel nitelik kazanmaktadır.

Ulaşımın iletişimin bu kadar geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin

bu kadar kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu kadar yoğunlaştığı bir dünyada

bu olguyu yadırgamamak gerek.

Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin

30 kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta

yetersiz kalmaktadır.

Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz ikame edilmemiş olan ulus devlet

kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.

***

35 Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel kriter, birlikte yaşama ve ortak

bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği 4 önem kazanmaktadır.

Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler tarafından çarpıtılmakta ve yeterli

görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır:

– Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu?

40 Tercihini yap!

Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış,

insanca yaşamış Hasan ’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe

ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez.

O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı

45 kalacaktır.

Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil.

Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a

Alman’ın yaptığı yanlış budur.

Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek.

50 Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu?

Biz de Kürt kökenli yurtTaşlarımızı 5 köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz:

– Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün?

Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde

bulunabilir.

55 Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü

kıldığını bir anlasak…

1 evrensel: bütün insanlığı ilgilendiren, üniversal

2 ulus devlet: Nationalstaat

3 ulus: millet

4 hissetiği: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist hissettiği.

5 yurtTaşlarımızı: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yurttaşlarımızı.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

1. Ali Sirmen tarafından kaleme alınan “Mesut Özil ve ulus devlet” başlıklı metni özetleyiniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 3 - 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A

Ali Sirmen

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun

kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü

yazar Paolo Coelho ’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel 1

boyuta ulaştırdı.

5 Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel.

Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım

bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet 2 ve ulus 3 kavramının kendisinden

kaynaklanmakta.

Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.

10 Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasi propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun

yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de

bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız.

Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik

15 kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.

***

Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son

dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli

takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi.

20 Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli.

Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği,

ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir

dünyada doğal karşılanmalıdır.

Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek,

25 evrensel nitelik kazanmaktadır.

Ulaşımın iletişimin bu kadar geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin

bu kadar kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu kadar yoğunlaştığı bir dünyada

bu olguyu yadırgamamak gerek.

Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin

30 kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta

yetersiz kalmaktadır.

Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz ikame edilmemiş olan ulus devlet

kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.

***

35 Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel kriter, birlikte yaşama ve ortak

bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği 4 önem kazanmaktadır.

Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler tarafından çarpıtılmakta ve yeterli

görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır:

– Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu?

40 Tercihini yap!

Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış,

insanca yaşamış Hasan ’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe

ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez.

O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı

45 kalacaktır.

Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil.

Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a

Alman’ın yaptığı yanlış budur.

Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek.

50 Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu?

Biz de Kürt kökenli yurtTaşlarımızı 5 köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz:

– Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün?

Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde

bulunabilir.

55 Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü

kıldığını bir anlasak…

1 evrensel: bütün insanlığı ilgilendiren, üniversal

2 ulus devlet: Nationalstaat

3 ulus: millet

4 hissetiği: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist hissettiği.

5 yurtTaşlarımızı: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yurttaşlarımızı.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

2. Yazar, kendi bakış açısını ve fikirlerini okuyucuya aktarırken nasıl bir yöntem kullanır? Metnin dil ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak inceleyiniz. (18 Punkte)

Aufgabe HT 3 - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Ali Sirmen

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun

kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü

yazar Paolo Coelho ’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel 1

boyuta ulaştırdı.

5 Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel.

Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım

bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet 2 ve ulus 3 kavramının kendisinden

kaynaklanmakta.

Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.

10 Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasi propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun

yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de

bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız.

Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik

15 kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.

***

Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son

dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli

takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi.

20 Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli.

Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği,

ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir

dünyada doğal karşılanmalıdır.

Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek,

25 evrensel nitelik kazanmaktadır.

Ulaşımın iletişimin bu kadar geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin

bu kadar kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu kadar yoğunlaştığı bir dünyada

bu olguyu yadırgamamak gerek.

Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin

30 kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta

yetersiz kalmaktadır.

Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz ikame edilmemiş olan ulus devlet

kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.

***

35 Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel kriter, birlikte yaşama ve ortak

bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği 4 önem kazanmaktadır.

Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler tarafından çarpıtılmakta ve yeterli

görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır:

– Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu?

40 Tercihini yap!

Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış,

insanca yaşamış Hasan ’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe

ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez.

O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı

45 kalacaktır.

Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil.

Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a

Alman’ın yaptığı yanlış budur.

Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek.

50 Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu?

Biz de Kürt kökenli yurtTaşlarımızı 5 köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz:

– Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün?

Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde

bulunabilir.

55 Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü

kıldığını bir anlasak…

1 evrensel: bütün insanlığı ilgilendiren, üniversal

2 ulus devlet: Nationalstaat

3 ulus: millet

4 hissetiği: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist hissettiği.

5 yurtTaşlarımızı: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yurttaşlarımızı.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. Aşağıdaki sorulardan birini seçerek cevaplayınız.

a)

“O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı kalacaktır. Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil.” (Z. 44 – 46)

Bu alıntıyı kendi yaşam deneyimlerinizi ve derste öğrendiklerinizi dikkate alarak değerlendiriniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 3 - 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Ali Sirmen

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun

kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü

yazar Paolo Coelho ’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel 1

boyuta ulaştırdı.

5 Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel.

Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım

bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet 2 ve ulus 3 kavramının kendisinden

kaynaklanmakta.

Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.

10 Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasi propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun

yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de

bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız.

Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik

15 kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.

***

Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son

dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli

takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi.

20 Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli.

Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği,

ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir

dünyada doğal karşılanmalıdır.

Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek,

25 evrensel nitelik kazanmaktadır.

Ulaşımın iletişimin bu kadar geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin

bu kadar kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu kadar yoğunlaştığı bir dünyada

bu olguyu yadırgamamak gerek.

Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin

30 kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta

yetersiz kalmaktadır.

Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz ikame edilmemiş olan ulus devlet

kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.

***

35 Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel kriter, birlikte yaşama ve ortak

bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği 4 önem kazanmaktadır.

Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler tarafından çarpıtılmakta ve yeterli

görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır:

– Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu?

40 Tercihini yap!

Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış,

insanca yaşamış Hasan ’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe

ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez.

O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı

45 kalacaktır.

Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil.

Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a

Alman’ın yaptığı yanlış budur.

Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek.

50 Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu?

Biz de Kürt kökenli yurtTaşlarımızı 5 köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz:

– Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün?

Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde

bulunabilir.

55 Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü

kıldığını bir anlasak…

1 evrensel: bütün insanlığı ilgilendiren, üniversal

2 ulus devlet: Nationalstaat

3 ulus: millet

4 hissetiği: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist hissettiği.

5 yurtTaşlarımızı: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yurttaşlarımızı.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. Aşağıdaki sorulardan yalnızca birini seçerek cevaplayınız.

b)

Bir okur mektubu yazarak yazarın görüşünü, kişisel deneyimlerinizi ve derste edindiğiniz bilgileri de kullanarak değerlendiriniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 3 - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

Klausurteil B

Arnfrid Schenk

„Integration gelingt heute besser als je zuvor“

Das sagt der Migrationsforscher Aladin El-Mafaalani. [...]

Die Botschaft dieses Mannes irritiert, besonders in Tagen wie diesen: In Deutschland ist die

Integration eine Erfolgsgeschichte, „und gerade deshalb gibt es Streit.“ Ihr Verkünder heißt

Aladin El-Mafaalani. Er ist 40 Jahre alt, Professor für Politikwissenschaft und seit April Abtei-

5 lungsleiter im Integrationsministerium des Landes Nordrhein-Westfalen in Düsseldorf. [...]

Es ist Mitte August, der Streit um Özil hat Deutschland unsanft aus dem Sommerloch ge-

scheucht, die #MeTwo-Debatte über Rassismus im Land läuft heiß, und es ist noch nicht

lange her, da drohte die große Koalition an der Flüchtlingsfrage zu zerbrechen. El-Mafaalani

aber sagt: „Wir haben eine offene Gesellschaft.“ Gerade ist sein Buch erschienen: Das Integra-

10 tionsparadox: Warum gelungene Integration zu mehr Konflikten führt.

[...]

Um seine These anschaulich zu machen, beschreibt er das Land als eine Tischgesellschaft.

Immer mehr Menschen wollen und können partizipieren, sie sitzen mit am Tisch und wollen

ein Stück vom Kuchen haben. Sie wollen mitbestimmen, was auf den Tisch kommt, und sie

15 wollen die Tischregeln mitgestalten. „Warum soll es da harmonischer zugehen?“, fragt El-

Mafaalani. Sie mischen sich ein in die Debatte, was und wer deutsch ist oder was Heimat be-

deutet. Ein neues „Wir“ wird ausgehandelt. Natürlich werde es da ungemütlich.

17 Millionen Menschen haben hierzulande einen Migrationshintergrund, ein gutes Fünftel

aller in Deutschland lebenden Menschen. In Großstädten wie Frankfurt, Stuttgart oder Köln

20 sind bald die Hälfte der Schüler mit einer Einwanderungsgeschichte aufgewachsen.

Ihre Chancen sind viel besser als noch vor zwanzig oder dreißig Jahren. Die Bildungsfor-

schung zeigt, dass die Kinder der Einwanderer immer häufiger das Gymnasium und Hoch-

schulen besuchen, nicht nur ihre Anzahl ist gewachsen, auch ihr Anteil.

Die Stimmung im Land sei viel schlechter als die Lage, sagt El-Mafaalani. Der Grund: die

25 Differenz zwischen dem, was man erwarte, und dem, was ist. Die Ansprüche sind zu schnell

gestiegen.

El-Mafaalani vertritt seine Alles-wird-besser-These schon länger, und schon länger stößt er

damit auf Ablehnung. Er würde die Islamisierung des Abendlandes ausblenden, sagen die

einen. Er würde den Rassismus in der deutschen Gesellschaft ausblenden, die anderen. Er

30 würde übersehen, dass Einwandererkinder noch immer in der Schule hinterherhinken. Das

tut er nicht. Natürlich sei noch lange nicht alles perfekt, Chancengleichheit nicht erreicht.

„Aber die Richtung stimmt.“

[...]

Eine im Juli veröffentlichte Studie des Zentrums für Türkeistudien ergibt: Das Zugehörig-

35 keitsgefühl der Deutschtürken hat abgenommen. Die Hälfte der in Deutschland lebenden

Türkischstämmigen fühlt sich demnach nur der Türkei als Heimat verbunden.

Wie passt das in ein Alles-wird-besser-Bild?

Es stimmt, sagt El-Mafaalani, viele wenden sich ab. Noch kurz vor der ersten Sarrazin-Debatte 1

im Jahr 2010 war die Verbundenheit der Türkischstämmigen zu Deutschland größer als zur

40 Türkei. Nach Sarrazin folgte ein Einbruch. Das Zugehörigkeitsgefühl nahm weiter ab, als der

NSU-Skandal folgte, Pegida und AfD die politische Bühne betraten. Zugleich begann Erdoğan

um die Gekränkten zu werben. Es seien oft gerade die gut Integrierten, die sich enttäuscht

abwendeten. Eigentlich sei es erstaunlich, dass es nicht noch mehr sind.

[...]

45 Ist die #MeTwo-Debatte ein Zeichen, dass die Gesellschaft auseinanderdriftet? „Nein, allein

die Tatsache, dass es die Debatte gibt, zeigt, dass wir Dimensionen weiter sind als vor zwanzig

Jahren.“ #MeTwo werde ja von bestens integrierten Menschen getragen.

Ist die wieder aufgewärmte Gehört-der-Islam-zu-Deutschland-Debatte nicht ein Rückschritt?

Nein, vor 15 Jahren wäre noch niemand auf die Idee gekommen, überhaupt diese Frage zu

50 stellen. Weder Muslime noch alteingesessene Deutsche hätten sie mit Ja beantwortet, sagt

El-Mafaalani.

[...]

1 Sarrazin-Debatte: Thilo Sarrazin ist ein deutscher Volkswirt, Autor und Politiker und löste mit seinem 2010 erschienenen Buch „Deutschland schafft sich ab“ eine Debatte aus, da er in dem Buch die These vertrat, dass es u. a. aufgrund der hohen Zahl von Migrantinnen und Migranten in Deutschland zu einer Islamisierung der Gesellschaft kommen werde.

4. Türkiye’de yürütülen bir okul projesi kapsamında arkadaşınız “Göçün 60’ıncı yılında Almanya’daki göçmenlerin toplumsal katılım düzeyi” konulu bir sunum hazırlıyor ve sizden destek istiyor. Arnfrid Schenk’in metninde yer verilen Aladin El-Mafaalani’nin bu konudaki görüşlerini arkadaşınıza bir e-posta ile aktarınız.

(18 Punkte)

Du kannst auch nach Themen lernen

Übe ein Thema mit gemischten Aufgaben aus den Prüfungen aller Jahre.

Alle 7 Themen ansehen

Andere Prüfungen 2021

GK · Haupttermin · fortgeführt (2021) · GK · Haupttermin · neu einsetzend (2021) · GK · Haupttermin · neu einsetzend · Weiterbildungskolleg (2021)