Abitur NRW Türkisch 2021 · GK · Haupttermin · fortgeführt

Abiturprüfung Türkisch in Nordrhein-Westfalen 2021, GK · Haupttermin · fortgeführt: 12 Aufgaben mit Lösungen. Mit automatischer Korrektur.

Themen der Prüfung: Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz) · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache) · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel · Kreatives Schreiben: Perspektivwechsel (Tagebuch, Brief, Monolog, Dialog) · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Nejla Bilgin

KADIN CİNAYETLERİ

Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi yardımcım bir sabah telaşla odama girdi. Mahallelerinde

bir kadının sokakta cinayete kurban gittiğini söyledi. İşe gelmekten korktuğunu, sokakların

güvenli olmadığını, bu sebeple işten ayrılmayı düşündüğünü söyledi.

Ona korkmaması gerektiğini söyledim, çünkü sokakta işlenen kadın cinayetleri rastgele

5 işlenen cinayetler değildi. Kadınları öldürenler genellikle aile çevresinden veya sevdikleri

hayatlarına giren erkeklerdi. Kısaca kadının katili bildiği bir erkekti. Yardımcım bu

söylediklerime inanmaz gözlerle baktı, çünkü yurtdışından gelmişti ve ülkesinde bizdeki

gibi kadın cinayetleri yoktu.

[...]

10 Kadın bizde namus denilince akla gelen ilk kişiydi. Namusun ve namussuzluğun tüm

ağırlığı kadınların naif omuzlarına yüklenmişti. Kadının namusu tıpkı avucunda tuttuğu

minik serçe gibiydi, elini biraz açık tutsa o namus denilen minik serçe avucundan uçup

gidiyordu. Namussuz olmak çok kolaydı. Bazen bazı yerde topuğu gözükse, saçının bir teli

dışarı çıksa namus elden gidiyordu. Kadın o kadar çok baskı altında tutuluyordu ki, baba

15 evinden koca evine namusu ile teslim ediliyordu. Baba evinde namusundan babası, erkek

kardeşleri, koca evinde namusundan kocası ve kocasının kardeşleri, kayınpederi,

kayınvalidesi ve doğurduğu oğlu ileriki yaşlarda annesinin namusundan sorumlu oluyordu.

Kadının kendi doğurduğu, besleyip büyütüp, topluma kazandırdığı, hamuruna şekil verdiği

oğlu on yaşından sonra anasının namusunun bekçisi oluyordu.

20 Aile meclisi, aile içinde kurulan ilkel, taraflı, savunma hakkı olmayan aile mahkemesinde

anayı veya ailedeki bir kadını namus konusunda suçlu bulursa, oğul veya kardeş ananın,

kadının katili olmak zorunda kalıyordu. Aile zorluyordu cinayet için karar verilince katil

olmasına karar verdiği kişiyi. Namus yerde kalmasın deniliyordu, bu nasıl bir namus ise

yere düşüyordu bir de. Cinayet işlenip kadın öldürülünce namus kurtuluyordu. “Namusumu

25 kurtardım” sözü bana çok ilkel ve itici gelir. Namus esir miydi diye düşünürüm. Kan ile

cinayet ile ne kurtulur diye düşünürüm, bulamam cevabını. Kadın namussuzluk yaptı diye

şiddet görüyor ve ölüme mahkum ediliyor. Ya peki kadının birlikte olduğu erkek neden

namussuz sayılmıyordu? Bu nasıl bir mantık silsilesi¹ idi! Atasözlerimiz bile var bu konuda

“Kadının alnının lekesi, erkeğin elinin kiri”. Kadın tam alnının ortasından damgalanıyordu.

30 Bu kadın namussuz deniliyordu. Bu dışlanmak, hakarete uğramak, küçük görülmek,

herkesin kolay kadın gözüyle bakması ve cinsel istismara açık olması demekti. Peki olayın

diğer tarafındaki erkek nasıl algılanıyor? O, adı üzerinde erkek ve elinin kiri olan

namussuzluğu elini yıkayınca temizleniyor. Kadın toprak kap gibi üzerine koku siniyor

çıkmıyor, erkek ise teflon tava gibi üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Hatta çapkınlığı ile gurur

35 duyuyordu.

Kim çıkardı ise bu gelenek ve görenekleri kesinlikle erkek olmalı. Bir gelenek görenek

veya namus kavramı sadece kadının üzerinden dönüyorsa orada çok namussuz, ikiyüzlü

erkek var demektir. Bir toplum sadece erkeklerden meydana gelmiyor. Aile, anne ve

babanın temeli ile oluşuyor, kadın olmasa aile ve çocuk olur mu!

40 Erkeklerin adam olduğu, kadına cinsel obje değil, kendisi gibi bir birey olduğunu kabul

ettiği ülkelerde kadın cinayetleri işlenmez, işlenmiyor zaten. Her gün gazete ve haber

kanallarında kadın cinayeti ile ilgili haberler var, kadınlar hunharca katlediliyor. Bu

kadınların katline karar veren kendi yakınları.

En azılı suçluların bile aylarca yargılandığı ve savunma hakkı verildiği günümüzde,

45 kadınlar savunmasını yapmadan, kendi yakınlarının verdikleri karar ile suçsuz yere

yaşamlarından oluyor. Namus cinayeti indirimi olur mu? Kadın ölmüş zaten kendisini

savunacak durumda değil, ne söylersen söyle onun hakkında, at tut, iki de kendin gibi

psikolojisi bozuk, hayata başka pencereden bakan şahit bul, cinayet indirimini kap.

Bu mu kadın hakları veya kadın erkek eşittir olayı!

50 Kadın erkek eşit değildir gerçekte, kadın erkekten daha değerlidir. “Cennet anaların

ayaklarının altında” diyen bir dine mensubuz biz, öldürme diyor din. Tüm dinler öldürme

diyor ayrıca.

Kadınların iş, eğitim ve toplum hayatından çekildiği, geri planda kaldığı ülkelere bir

bakalım, dünyanın neresinde bu ülkeler. Bir de kadının birey olduğu ülkelere bir bakalım,

55 bu ülkelerde kadına şiddet ve kadın cinayeti var mı! Yoksa neden yok, bir düşünelim.

Kadınlar kendi namuslarından kendileri sorumludur. Erkeklerden çok daha namusludur

kadınlar. Pek çoğu dul kalınca, çocuklarına sahip çıkan, onlara analık, babalık yapan,

bulabildiği her işte çalışan, ekmeğinde olan insanlardır kadınlar. Önce kadını insan olarak

değerlendirelim ve onun da yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu aile

60 meclislerinde kabul edelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir avuç kadını, kıskanan sadece erkekler değil, kendi

hemcinsleri de kıskanıyor. Kendi başaramadığını diğer kadının başarması onun içindeki

kıskançlık alevini harlıyor, köze çeviriyor ve dedikodu yapıyor. Dedikodu, cinayetlerin

işlenmesine en büyük etken. Kadının en büyük düşmanı gene bir başka kadın.

65 Biz toplum olarak analarımızı, bacılarımızı, sevdiğimiz kadınları erkek ile aynı kefede

görürsek, onlara elimizle kefen giydirmeyiz. Aksi halde kadın cinayetleri artarak devam

edecektir. Bir de lütfen unutmayın, namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir.

Namus denilince akla sadece kadın gelmesin. Etrafta o kadar çok namussuzluklar varken

namus sadece cinsellik olarak adlandırılmasın, öyle bile olsa kadın o cinselliği erkek ile

70 yaşıyor, kadın ile değil. Kısaca insanın namussuzu olur, ahlaksızı, uğursuzu olur, sadece

kadının değil.

Ayrıca ilk taşı günahı olmayan ve en namuslu olan atsın. İnsanlar önce kendine, sonra

ailesine, sonra da yaşadığı topluma karşı sorumludur. Kadınların yaşamlarında erkekler

gölge etmesin, başka bir şey gerekmez. Kadın namusunu kendisi korur, yeter ki erkekler

75 onu rahatsız etmesin.

¹ silsilesi: Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.

Son-An Gazetesi, 11.12.2017

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

1. Nejla Bilgin’in kadın cinayetleri konusundaki görüşlerini özetleyiniz. (10 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A - 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A

Nejla Bilgin

KADIN CİNAYETLERİ

Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi yardımcım bir sabah telaşla odama girdi. Mahallelerinde

bir kadının sokakta cinayete kurban gittiğini söyledi. İşe gelmekten korktuğunu, sokakların

güvenli olmadığını, bu sebeple işten ayrılmayı düşündüğünü söyledi.

Ona korkmaması gerektiğini söyledim, çünkü sokakta işlenen kadın cinayetleri rastgele

5 işlenen cinayetler değildi. Kadınları öldürenler genellikle aile çevresinden veya sevdikleri

hayatlarına giren erkeklerdi. Kısaca kadının katili bildiği bir erkekti. Yardımcım bu

söylediklerime inanmaz gözlerle baktı, çünkü yurtdışından gelmişti ve ülkesinde bizdeki

gibi kadın cinayetleri yoktu.

[...]

10 Kadın bizde namus denilince akla gelen ilk kişiydi. Namusun ve namussuzluğun tüm

ağırlığı kadınların naif omuzlarına yüklenmişti. Kadının namusu tıpkı avucunda tuttuğu

minik serçe gibiydi, elini biraz açık tutsa o namus denilen minik serçe avucundan uçup

gidiyordu. Namussuz olmak çok kolaydı. Bazen bazı yerde topuğu gözükse, saçının bir teli

dışarı çıksa namus elden gidiyordu. Kadın o kadar çok baskı altında tutuluyordu ki, baba

15 evinden koca evine namusu ile teslim ediliyordu. Baba evinde namusundan babası, erkek

kardeşleri, koca evinde namusundan kocası ve kocasının kardeşleri, kayınpederi,

kayınvalidesi ve doğurduğu oğlu ileriki yaşlarda annesinin namusundan sorumlu oluyordu.

Kadının kendi doğurduğu, besleyip büyütüp, topluma kazandırdığı, hamuruna şekil verdiği

oğlu on yaşından sonra anasının namusunun bekçisi oluyordu.

20 Aile meclisi, aile içinde kurulan ilkel, taraflı, savunma hakkı olmayan aile mahkemesinde

anayı veya ailedeki bir kadını namus konusunda suçlu bulursa, oğul veya kardeş ananın,

kadının katili olmak zorunda kalıyordu. Aile zorluyordu cinayet için karar verilince katil

olmasına karar verdiği kişiyi. Namus yerde kalmasın deniliyordu, bu nasıl bir namus ise

yere düşüyordu bir de. Cinayet işlenip kadın öldürülünce namus kurtuluyordu. “Namusumu

25 kurtardım” sözü bana çok ilkel ve itici gelir. Namus esir miydi diye düşünürüm. Kan ile

cinayet ile ne kurtulur diye düşünürüm, bulamam cevabını. Kadın namussuzluk yaptı diye

şiddet görüyor ve ölüme mahkum ediliyor. Ya peki kadının birlikte olduğu erkek neden

namussuz sayılmıyordu? Bu nasıl bir mantık silsilesi¹ idi! Atasözlerimiz bile var bu konuda

“Kadının alnının lekesi, erkeğin elinin kiri”. Kadın tam alnının ortasından damgalanıyordu.

30 Bu kadın namussuz deniliyordu. Bu dışlanmak, hakarete uğramak, küçük görülmek,

herkesin kolay kadın gözüyle bakması ve cinsel istismara açık olması demekti. Peki olayın

diğer tarafındaki erkek nasıl algılanıyor? O, adı üzerinde erkek ve elinin kiri olan

namussuzluğu elini yıkayınca temizleniyor. Kadın toprak kap gibi üzerine koku siniyor

çıkmıyor, erkek ise teflon tava gibi üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Hatta çapkınlığı ile gurur

35 duyuyordu.

Kim çıkardı ise bu gelenek ve görenekleri kesinlikle erkek olmalı. Bir gelenek görenek

veya namus kavramı sadece kadının üzerinden dönüyorsa orada çok namussuz, ikiyüzlü

erkek var demektir. Bir toplum sadece erkeklerden meydana gelmiyor. Aile, anne ve

babanın temeli ile oluşuyor, kadın olmasa aile ve çocuk olur mu!

40 Erkeklerin adam olduğu, kadına cinsel obje değil, kendisi gibi bir birey olduğunu kabul

ettiği ülkelerde kadın cinayetleri işlenmez, işlenmiyor zaten. Her gün gazete ve haber

kanallarında kadın cinayeti ile ilgili haberler var, kadınlar hunharca katlediliyor. Bu

kadınların katline karar veren kendi yakınları.

En azılı suçluların bile aylarca yargılandığı ve savunma hakkı verildiği günümüzde,

45 kadınlar savunmasını yapmadan, kendi yakınlarının verdikleri karar ile suçsuz yere

yaşamlarından oluyor. Namus cinayeti indirimi olur mu? Kadın ölmüş zaten kendisini

savunacak durumda değil, ne söylersen söyle onun hakkında, at tut, iki de kendin gibi

psikolojisi bozuk, hayata başka pencereden bakan şahit bul, cinayet indirimini kap.

Bu mu kadın hakları veya kadın erkek eşittir olayı!

50 Kadın erkek eşit değildir gerçekte, kadın erkekten daha değerlidir. “Cennet anaların

ayaklarının altında” diyen bir dine mensubuz biz, öldürme diyor din. Tüm dinler öldürme

diyor ayrıca.

Kadınların iş, eğitim ve toplum hayatından çekildiği, geri planda kaldığı ülkelere bir

bakalım, dünyanın neresinde bu ülkeler. Bir de kadının birey olduğu ülkelere bir bakalım,

55 bu ülkelerde kadına şiddet ve kadın cinayeti var mı! Yoksa neden yok, bir düşünelim.

Kadınlar kendi namuslarından kendileri sorumludur. Erkeklerden çok daha namusludur

kadınlar. Pek çoğu dul kalınca, çocuklarına sahip çıkan, onlara analık, babalık yapan,

bulabildiği her işte çalışan, ekmeğinde olan insanlardır kadınlar. Önce kadını insan olarak

değerlendirelim ve onun da yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu aile

60 meclislerinde kabul edelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir avuç kadını, kıskanan sadece erkekler değil, kendi

hemcinsleri de kıskanıyor. Kendi başaramadığını diğer kadının başarması onun içindeki

kıskançlık alevini harlıyor, köze çeviriyor ve dedikodu yapıyor. Dedikodu, cinayetlerin

işlenmesine en büyük etken. Kadının en büyük düşmanı gene bir başka kadın.

65 Biz toplum olarak analarımızı, bacılarımızı, sevdiğimiz kadınları erkek ile aynı kefede

görürsek, onlara elimizle kefen giydirmeyiz. Aksi halde kadın cinayetleri artarak devam

edecektir. Bir de lütfen unutmayın, namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir.

Namus denilince akla sadece kadın gelmesin. Etrafta o kadar çok namussuzluklar varken

namus sadece cinsellik olarak adlandırılmasın, öyle bile olsa kadın o cinselliği erkek ile

70 yaşıyor, kadın ile değil. Kısaca insanın namussuzu olur, ahlaksızı, uğursuzu olur, sadece

kadının değil.

Ayrıca ilk taşı günahı olmayan ve en namuslu olan atsın. İnsanlar önce kendine, sonra

ailesine, sonra da yaşadığı topluma karşı sorumludur. Kadınların yaşamlarında erkekler

gölge etmesin, başka bir şey gerekmez. Kadın namusunu kendisi korur, yeter ki erkekler

75 onu rahatsız etmesin.

¹ silsilesi: Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.

Son-An Gazetesi, 11.12.2017

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

2. Metnin dilsel ve biçimsel özelliklerinden yararlanarak, yazarın vermek istediği iletiyi belirleyiniz ve yazarın bu iletiyi okura nasıl ilettiğini analiz ediniz. (20 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Nejla Bilgin

KADIN CİNAYETLERİ

Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi yardımcım bir sabah telaşla odama girdi. Mahallelerinde

bir kadının sokakta cinayete kurban gittiğini söyledi. İşe gelmekten korktuğunu, sokakların

güvenli olmadığını, bu sebeple işten ayrılmayı düşündüğünü söyledi.

Ona korkmaması gerektiğini söyledim, çünkü sokakta işlenen kadın cinayetleri rastgele

5 işlenen cinayetler değildi. Kadınları öldürenler genellikle aile çevresinden veya sevdikleri

hayatlarına giren erkeklerdi. Kısaca kadının katili bildiği bir erkekti. Yardımcım bu

söylediklerime inanmaz gözlerle baktı, çünkü yurtdışından gelmişti ve ülkesinde bizdeki

gibi kadın cinayetleri yoktu.

[...]

10 Kadın bizde namus denilince akla gelen ilk kişiydi. Namusun ve namussuzluğun tüm

ağırlığı kadınların naif omuzlarına yüklenmişti. Kadının namusu tıpkı avucunda tuttuğu

minik serçe gibiydi, elini biraz açık tutsa o namus denilen minik serçe avucundan uçup

gidiyordu. Namussuz olmak çok kolaydı. Bazen bazı yerde topuğu gözükse, saçının bir teli

dışarı çıksa namus elden gidiyordu. Kadın o kadar çok baskı altında tutuluyordu ki, baba

15 evinden koca evine namusu ile teslim ediliyordu. Baba evinde namusundan babası, erkek

kardeşleri, koca evinde namusundan kocası ve kocasının kardeşleri, kayınpederi,

kayınvalidesi ve doğurduğu oğlu ileriki yaşlarda annesinin namusundan sorumlu oluyordu.

Kadının kendi doğurduğu, besleyip büyütüp, topluma kazandırdığı, hamuruna şekil verdiği

oğlu on yaşından sonra anasının namusunun bekçisi oluyordu.

20 Aile meclisi, aile içinde kurulan ilkel, taraflı, savunma hakkı olmayan aile mahkemesinde

anayı veya ailedeki bir kadını namus konusunda suçlu bulursa, oğul veya kardeş ananın,

kadının katili olmak zorunda kalıyordu. Aile zorluyordu cinayet için karar verilince katil

olmasına karar verdiği kişiyi. Namus yerde kalmasın deniliyordu, bu nasıl bir namus ise

yere düşüyordu bir de. Cinayet işlenip kadın öldürülünce namus kurtuluyordu. “Namusumu

25 kurtardım” sözü bana çok ilkel ve itici gelir. Namus esir miydi diye düşünürüm. Kan ile

cinayet ile ne kurtulur diye düşünürüm, bulamam cevabını. Kadın namussuzluk yaptı diye

şiddet görüyor ve ölüme mahkum ediliyor. Ya peki kadının birlikte olduğu erkek neden

namussuz sayılmıyordu? Bu nasıl bir mantık silsilesi¹ idi! Atasözlerimiz bile var bu konuda

“Kadının alnının lekesi, erkeğin elinin kiri”. Kadın tam alnının ortasından damgalanıyordu.

30 Bu kadın namussuz deniliyordu. Bu dışlanmak, hakarete uğramak, küçük görülmek,

herkesin kolay kadın gözüyle bakması ve cinsel istismara açık olması demekti. Peki olayın

diğer tarafındaki erkek nasıl algılanıyor? O, adı üzerinde erkek ve elinin kiri olan

namussuzluğu elini yıkayınca temizleniyor. Kadın toprak kap gibi üzerine koku siniyor

çıkmıyor, erkek ise teflon tava gibi üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Hatta çapkınlığı ile gurur

35 duyuyordu.

Kim çıkardı ise bu gelenek ve görenekleri kesinlikle erkek olmalı. Bir gelenek görenek

veya namus kavramı sadece kadının üzerinden dönüyorsa orada çok namussuz, ikiyüzlü

erkek var demektir. Bir toplum sadece erkeklerden meydana gelmiyor. Aile, anne ve

babanın temeli ile oluşuyor, kadın olmasa aile ve çocuk olur mu!

40 Erkeklerin adam olduğu, kadına cinsel obje değil, kendisi gibi bir birey olduğunu kabul

ettiği ülkelerde kadın cinayetleri işlenmez, işlenmiyor zaten. Her gün gazete ve haber

kanallarında kadın cinayeti ile ilgili haberler var, kadınlar hunharca katlediliyor. Bu

kadınların katline karar veren kendi yakınları.

En azılı suçluların bile aylarca yargılandığı ve savunma hakkı verildiği günümüzde,

45 kadınlar savunmasını yapmadan, kendi yakınlarının verdikleri karar ile suçsuz yere

yaşamlarından oluyor. Namus cinayeti indirimi olur mu? Kadın ölmüş zaten kendisini

savunacak durumda değil, ne söylersen söyle onun hakkında, at tut, iki de kendin gibi

psikolojisi bozuk, hayata başka pencereden bakan şahit bul, cinayet indirimini kap.

Bu mu kadın hakları veya kadın erkek eşittir olayı!

50 Kadın erkek eşit değildir gerçekte, kadın erkekten daha değerlidir. “Cennet anaların

ayaklarının altında” diyen bir dine mensubuz biz, öldürme diyor din. Tüm dinler öldürme

diyor ayrıca.

Kadınların iş, eğitim ve toplum hayatından çekildiği, geri planda kaldığı ülkelere bir

bakalım, dünyanın neresinde bu ülkeler. Bir de kadının birey olduğu ülkelere bir bakalım,

55 bu ülkelerde kadına şiddet ve kadın cinayeti var mı! Yoksa neden yok, bir düşünelim.

Kadınlar kendi namuslarından kendileri sorumludur. Erkeklerden çok daha namusludur

kadınlar. Pek çoğu dul kalınca, çocuklarına sahip çıkan, onlara analık, babalık yapan,

bulabildiği her işte çalışan, ekmeğinde olan insanlardır kadınlar. Önce kadını insan olarak

değerlendirelim ve onun da yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu aile

60 meclislerinde kabul edelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir avuç kadını, kıskanan sadece erkekler değil, kendi

hemcinsleri de kıskanıyor. Kendi başaramadığını diğer kadının başarması onun içindeki

kıskançlık alevini harlıyor, köze çeviriyor ve dedikodu yapıyor. Dedikodu, cinayetlerin

işlenmesine en büyük etken. Kadının en büyük düşmanı gene bir başka kadın.

65 Biz toplum olarak analarımızı, bacılarımızı, sevdiğimiz kadınları erkek ile aynı kefede

görürsek, onlara elimizle kefen giydirmeyiz. Aksi halde kadın cinayetleri artarak devam

edecektir. Bir de lütfen unutmayın, namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir.

Namus denilince akla sadece kadın gelmesin. Etrafta o kadar çok namussuzluklar varken

namus sadece cinsellik olarak adlandırılmasın, öyle bile olsa kadın o cinselliği erkek ile

70 yaşıyor, kadın ile değil. Kısaca insanın namussuzu olur, ahlaksızı, uğursuzu olur, sadece

kadının değil.

Ayrıca ilk taşı günahı olmayan ve en namuslu olan atsın. İnsanlar önce kendine, sonra

ailesine, sonra da yaşadığı topluma karşı sorumludur. Kadınların yaşamlarında erkekler

gölge etmesin, başka bir şey gerekmez. Kadın namusunu kendisi korur, yeter ki erkekler

75 onu rahatsız etmesin.

¹ silsilesi: Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.

Son-An Gazetesi, 11.12.2017

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. Aşağıdaki sorulardan yalnızca birini seçip cevaplayınız.

a)

Yazarın “namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir” (Z. 67) ifadesini yorumlayınız; ardından metnin bütününü ve derste edindiğiniz bilgileri göz önünde bulundurarak değerlendiriniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A - 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Nejla Bilgin

KADIN CİNAYETLERİ

Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi yardımcım bir sabah telaşla odama girdi. Mahallelerinde

bir kadının sokakta cinayete kurban gittiğini söyledi. İşe gelmekten korktuğunu, sokakların

güvenli olmadığını, bu sebeple işten ayrılmayı düşündüğünü söyledi.

Ona korkmaması gerektiğini söyledim, çünkü sokakta işlenen kadın cinayetleri rastgele

5 işlenen cinayetler değildi. Kadınları öldürenler genellikle aile çevresinden veya sevdikleri

hayatlarına giren erkeklerdi. Kısaca kadının katili bildiği bir erkekti. Yardımcım bu

söylediklerime inanmaz gözlerle baktı, çünkü yurtdışından gelmişti ve ülkesinde bizdeki

gibi kadın cinayetleri yoktu.

[...]

10 Kadın bizde namus denilince akla gelen ilk kişiydi. Namusun ve namussuzluğun tüm

ağırlığı kadınların naif omuzlarına yüklenmişti. Kadının namusu tıpkı avucunda tuttuğu

minik serçe gibiydi, elini biraz açık tutsa o namus denilen minik serçe avucundan uçup

gidiyordu. Namussuz olmak çok kolaydı. Bazen bazı yerde topuğu gözükse, saçının bir teli

dışarı çıksa namus elden gidiyordu. Kadın o kadar çok baskı altında tutuluyordu ki, baba

15 evinden koca evine namusu ile teslim ediliyordu. Baba evinde namusundan babası, erkek

kardeşleri, koca evinde namusundan kocası ve kocasının kardeşleri, kayınpederi,

kayınvalidesi ve doğurduğu oğlu ileriki yaşlarda annesinin namusundan sorumlu oluyordu.

Kadının kendi doğurduğu, besleyip büyütüp, topluma kazandırdığı, hamuruna şekil verdiği

oğlu on yaşından sonra anasının namusunun bekçisi oluyordu.

20 Aile meclisi, aile içinde kurulan ilkel, taraflı, savunma hakkı olmayan aile mahkemesinde

anayı veya ailedeki bir kadını namus konusunda suçlu bulursa, oğul veya kardeş ananın,

kadının katili olmak zorunda kalıyordu. Aile zorluyordu cinayet için karar verilince katil

olmasına karar verdiği kişiyi. Namus yerde kalmasın deniliyordu, bu nasıl bir namus ise

yere düşüyordu bir de. Cinayet işlenip kadın öldürülünce namus kurtuluyordu. “Namusumu

25 kurtardım” sözü bana çok ilkel ve itici gelir. Namus esir miydi diye düşünürüm. Kan ile

cinayet ile ne kurtulur diye düşünürüm, bulamam cevabını. Kadın namussuzluk yaptı diye

şiddet görüyor ve ölüme mahkum ediliyor. Ya peki kadının birlikte olduğu erkek neden

namussuz sayılmıyordu? Bu nasıl bir mantık silsilesi¹ idi! Atasözlerimiz bile var bu konuda

“Kadının alnının lekesi, erkeğin elinin kiri”. Kadın tam alnının ortasından damgalanıyordu.

30 Bu kadın namussuz deniliyordu. Bu dışlanmak, hakarete uğramak, küçük görülmek,

herkesin kolay kadın gözüyle bakması ve cinsel istismara açık olması demekti. Peki olayın

diğer tarafındaki erkek nasıl algılanıyor? O, adı üzerinde erkek ve elinin kiri olan

namussuzluğu elini yıkayınca temizleniyor. Kadın toprak kap gibi üzerine koku siniyor

çıkmıyor, erkek ise teflon tava gibi üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Hatta çapkınlığı ile gurur

35 duyuyordu.

Kim çıkardı ise bu gelenek ve görenekleri kesinlikle erkek olmalı. Bir gelenek görenek

veya namus kavramı sadece kadının üzerinden dönüyorsa orada çok namussuz, ikiyüzlü

erkek var demektir. Bir toplum sadece erkeklerden meydana gelmiyor. Aile, anne ve

babanın temeli ile oluşuyor, kadın olmasa aile ve çocuk olur mu!

40 Erkeklerin adam olduğu, kadına cinsel obje değil, kendisi gibi bir birey olduğunu kabul

ettiği ülkelerde kadın cinayetleri işlenmez, işlenmiyor zaten. Her gün gazete ve haber

kanallarında kadın cinayeti ile ilgili haberler var, kadınlar hunharca katlediliyor. Bu

kadınların katline karar veren kendi yakınları.

En azılı suçluların bile aylarca yargılandığı ve savunma hakkı verildiği günümüzde,

45 kadınlar savunmasını yapmadan, kendi yakınlarının verdikleri karar ile suçsuz yere

yaşamlarından oluyor. Namus cinayeti indirimi olur mu? Kadın ölmüş zaten kendisini

savunacak durumda değil, ne söylersen söyle onun hakkında, at tut, iki de kendin gibi

psikolojisi bozuk, hayata başka pencereden bakan şahit bul, cinayet indirimini kap.

Bu mu kadın hakları veya kadın erkek eşittir olayı!

50 Kadın erkek eşit değildir gerçekte, kadın erkekten daha değerlidir. “Cennet anaların

ayaklarının altında” diyen bir dine mensubuz biz, öldürme diyor din. Tüm dinler öldürme

diyor ayrıca.

Kadınların iş, eğitim ve toplum hayatından çekildiği, geri planda kaldığı ülkelere bir

bakalım, dünyanın neresinde bu ülkeler. Bir de kadının birey olduğu ülkelere bir bakalım,

55 bu ülkelerde kadına şiddet ve kadın cinayeti var mı! Yoksa neden yok, bir düşünelim.

Kadınlar kendi namuslarından kendileri sorumludur. Erkeklerden çok daha namusludur

kadınlar. Pek çoğu dul kalınca, çocuklarına sahip çıkan, onlara analık, babalık yapan,

bulabildiği her işte çalışan, ekmeğinde olan insanlardır kadınlar. Önce kadını insan olarak

değerlendirelim ve onun da yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu aile

60 meclislerinde kabul edelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir avuç kadını, kıskanan sadece erkekler değil, kendi

hemcinsleri de kıskanıyor. Kendi başaramadığını diğer kadının başarması onun içindeki

kıskançlık alevini harlıyor, köze çeviriyor ve dedikodu yapıyor. Dedikodu, cinayetlerin

işlenmesine en büyük etken. Kadının en büyük düşmanı gene bir başka kadın.

65 Biz toplum olarak analarımızı, bacılarımızı, sevdiğimiz kadınları erkek ile aynı kefede

görürsek, onlara elimizle kefen giydirmeyiz. Aksi halde kadın cinayetleri artarak devam

edecektir. Bir de lütfen unutmayın, namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir.

Namus denilince akla sadece kadın gelmesin. Etrafta o kadar çok namussuzluklar varken

namus sadece cinsellik olarak adlandırılmasın, öyle bile olsa kadın o cinselliği erkek ile

70 yaşıyor, kadın ile değil. Kısaca insanın namussuzu olur, ahlaksızı, uğursuzu olur, sadece

kadının değil.

Ayrıca ilk taşı günahı olmayan ve en namuslu olan atsın. İnsanlar önce kendine, sonra

ailesine, sonra da yaşadığı topluma karşı sorumludur. Kadınların yaşamlarında erkekler

gölge etmesin, başka bir şey gerekmez. Kadın namusunu kendisi korur, yeter ki erkekler

75 onu rahatsız etmesin.

¹ silsilesi: Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.

Son-An Gazetesi, 11.12.2017

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. Aşağıda verilen sorulardan birini seçip cevaplayınız.

b)

“Namus cinayeti indirimi olur mu?” (Z. 46)

Bu alıntıyı, metinde ele alınan namus cinayetlerine ilişkin ceza indirimi düzenlemesi bağlamında, kendi art alan bilginizden de yararlanarak bir blog yazısı içinde tartışınız. (12 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil B - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Türkiye'de yaşayan bir arkadaşınız, uluslararası bir kısa film festivali için "Kadına Karşı Şiddet" temalı bir kısa film çekmektedir. Konuyu Türkiye'nin dışında da tanıyabilmek amacıyla sizden, Almanya ve Avrupa'da kadına yönelik şiddetin nasıl bir tablo çizdiğini öğrenmek ister. Bu doğrultuda bulduğunuz „Gewalt gegen Frauen durch Partner nimmt zu“ başlıklı metnin içeriğini e-posta ile arkadaşınıza iletiniz.

Almanca metin:

Klausurteil A

Nejla Bilgin

KADIN CİNAYETLERİ

Yaklaşık yirmi yıl kadar önceydi yardımcım bir sabah telaşla odama girdi. Mahallelerinde

bir kadının sokakta cinayete kurban gittiğini söyledi. İşe gelmekten korktuğunu, sokakların

güvenli olmadığını, bu sebeple işten ayrılmayı düşündüğünü söyledi.

Ona korkmaması gerektiğini söyledim, çünkü sokakta işlenen kadın cinayetleri rastgele

5 işlenen cinayetler değildi. Kadınları öldürenler genellikle aile çevresinden veya sevdikleri

hayatlarına giren erkeklerdi. Kısaca kadının katili bildiği bir erkekti. Yardımcım bu

söylediklerime inanmaz gözlerle baktı, çünkü yurtdışından gelmişti ve ülkesinde bizdeki

gibi kadın cinayetleri yoktu.

[...]

10 Kadın bizde namus denilince akla gelen ilk kişiydi. Namusun ve namussuzluğun tüm

ağırlığı kadınların naif omuzlarına yüklenmişti. Kadının namusu tıpkı avucunda tuttuğu

minik serçe gibiydi, elini biraz açık tutsa o namus denilen minik serçe avucundan uçup

gidiyordu. Namussuz olmak çok kolaydı. Bazen bazı yerde topuğu gözükse, saçının bir teli

dışarı çıksa namus elden gidiyordu. Kadın o kadar çok baskı altında tutuluyordu ki, baba

15 evinden koca evine namusu ile teslim ediliyordu. Baba evinde namusundan babası, erkek

kardeşleri, koca evinde namusundan kocası ve kocasının kardeşleri, kayınpederi,

kayınvalidesi ve doğurduğu oğlu ileriki yaşlarda annesinin namusundan sorumlu oluyordu.

Kadının kendi doğurduğu, besleyip büyütüp, topluma kazandırdığı, hamuruna şekil verdiği

oğlu on yaşından sonra anasının namusunun bekçisi oluyordu.

20 Aile meclisi, aile içinde kurulan ilkel, taraflı, savunma hakkı olmayan aile mahkemesinde

anayı veya ailedeki bir kadını namus konusunda suçlu bulursa, oğul veya kardeş ananın,

kadının katili olmak zorunda kalıyordu. Aile zorluyordu cinayet için karar verilince katil

olmasına karar verdiği kişiyi. Namus yerde kalmasın deniliyordu, bu nasıl bir namus ise

yere düşüyordu bir de. Cinayet işlenip kadın öldürülünce namus kurtuluyordu. “Namusumu

25 kurtardım” sözü bana çok ilkel ve itici gelir. Namus esir miydi diye düşünürüm. Kan ile

cinayet ile ne kurtulur diye düşünürüm, bulamam cevabını. Kadın namussuzluk yaptı diye

şiddet görüyor ve ölüme mahkum ediliyor. Ya peki kadının birlikte olduğu erkek neden

namussuz sayılmıyordu? Bu nasıl bir mantık silsilesi¹ idi! Atasözlerimiz bile var bu konuda

“Kadının alnının lekesi, erkeğin elinin kiri”. Kadın tam alnının ortasından damgalanıyordu.

30 Bu kadın namussuz deniliyordu. Bu dışlanmak, hakarete uğramak, küçük görülmek,

herkesin kolay kadın gözüyle bakması ve cinsel istismara açık olması demekti. Peki olayın

diğer tarafındaki erkek nasıl algılanıyor? O, adı üzerinde erkek ve elinin kiri olan

namussuzluğu elini yıkayınca temizleniyor. Kadın toprak kap gibi üzerine koku siniyor

çıkmıyor, erkek ise teflon tava gibi üzerine hiçbir şey yapışmıyor. Hatta çapkınlığı ile gurur

35 duyuyordu.

Kim çıkardı ise bu gelenek ve görenekleri kesinlikle erkek olmalı. Bir gelenek görenek

veya namus kavramı sadece kadının üzerinden dönüyorsa orada çok namussuz, ikiyüzlü

erkek var demektir. Bir toplum sadece erkeklerden meydana gelmiyor. Aile, anne ve

babanın temeli ile oluşuyor, kadın olmasa aile ve çocuk olur mu!

40 Erkeklerin adam olduğu, kadına cinsel obje değil, kendisi gibi bir birey olduğunu kabul

ettiği ülkelerde kadın cinayetleri işlenmez, işlenmiyor zaten. Her gün gazete ve haber

kanallarında kadın cinayeti ile ilgili haberler var, kadınlar hunharca katlediliyor. Bu

kadınların katline karar veren kendi yakınları.

En azılı suçluların bile aylarca yargılandığı ve savunma hakkı verildiği günümüzde,

45 kadınlar savunmasını yapmadan, kendi yakınlarının verdikleri karar ile suçsuz yere

yaşamlarından oluyor. Namus cinayeti indirimi olur mu? Kadın ölmüş zaten kendisini

savunacak durumda değil, ne söylersen söyle onun hakkında, at tut, iki de kendin gibi

psikolojisi bozuk, hayata başka pencereden bakan şahit bul, cinayet indirimini kap.

Bu mu kadın hakları veya kadın erkek eşittir olayı!

50 Kadın erkek eşit değildir gerçekte, kadın erkekten daha değerlidir. “Cennet anaların

ayaklarının altında” diyen bir dine mensubuz biz, öldürme diyor din. Tüm dinler öldürme

diyor ayrıca.

Kadınların iş, eğitim ve toplum hayatından çekildiği, geri planda kaldığı ülkelere bir

bakalım, dünyanın neresinde bu ülkeler. Bir de kadının birey olduğu ülkelere bir bakalım,

55 bu ülkelerde kadına şiddet ve kadın cinayeti var mı! Yoksa neden yok, bir düşünelim.

Kadınlar kendi namuslarından kendileri sorumludur. Erkeklerden çok daha namusludur

kadınlar. Pek çoğu dul kalınca, çocuklarına sahip çıkan, onlara analık, babalık yapan,

bulabildiği her işte çalışan, ekmeğinde olan insanlardır kadınlar. Önce kadını insan olarak

değerlendirelim ve onun da yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu aile

60 meclislerinde kabul edelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir avuç kadını, kıskanan sadece erkekler değil, kendi

hemcinsleri de kıskanıyor. Kendi başaramadığını diğer kadının başarması onun içindeki

kıskançlık alevini harlıyor, köze çeviriyor ve dedikodu yapıyor. Dedikodu, cinayetlerin

işlenmesine en büyük etken. Kadının en büyük düşmanı gene bir başka kadın.

65 Biz toplum olarak analarımızı, bacılarımızı, sevdiğimiz kadınları erkek ile aynı kefede

görürsek, onlara elimizle kefen giydirmeyiz. Aksi halde kadın cinayetleri artarak devam

edecektir. Bir de lütfen unutmayın, namus sadece kadına giydirilen bir elbise değildir.

Namus denilince akla sadece kadın gelmesin. Etrafta o kadar çok namussuzluklar varken

namus sadece cinsellik olarak adlandırılmasın, öyle bile olsa kadın o cinselliği erkek ile

70 yaşıyor, kadın ile değil. Kısaca insanın namussuzu olur, ahlaksızı, uğursuzu olur, sadece

kadının değil.

Ayrıca ilk taşı günahı olmayan ve en namuslu olan atsın. İnsanlar önce kendine, sonra

ailesine, sonra da yaşadığı topluma karşı sorumludur. Kadınların yaşamlarında erkekler

gölge etmesin, başka bir şey gerekmez. Kadın namusunu kendisi korur, yeter ki erkekler

75 onu rahatsız etmesin.

¹ silsilesi: Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.

Son-An Gazetesi, 11.12.2017

Metinden yola çıkarak kaleme alacağınız Türkçe e-postayı aşağıya yazınız:

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Susy, 1933’te Nazi baskısı yüzünden Almanya’yı terk edip Türkiye’ye sığınmış bir ailenin en genç kızıdır. Türkiye’de dünyaya gelen ve burada büyüyen Susy, İstanbul’da ailesiyle (babası Gerhard, annesi Elsa, ağabeyi Peter) birlikte yaşar.

Ayşe Kulin

Ata'Ya Veda

Elsa, Kumbaracı Yokuşu’ndan aşağı yürüyerek, Tophane’de yakaladığı tramvayda,

kucağında kızıyla sağ ön koltukta oturmuş, Bebek’e Alman dostlarını ziyarete gidiyordu.

Asıl maksadı ise Susy’e, akranı çocuklarla Almanca konuşması için fırsat yaratmaktı.

Susy’nin Fatma’dan öğrendiği Türkçeyi, Karadeniz aksanıyla da olsa, Almancadan çok

5 daha iyi konuşuyor olmasına canı sıkılıyordu. Çocuk, sokakta, parkta, gittiği bale okulunda

herkesle; evde de Fatma’yla ve hatta Peter’le Türkçe konuşuyordu, Almancayı ise, sadece

annesi ve babasıyla. Son zamanlarda, onlara da yanıtlarını Türkçe vermeye başlamıştı,

üstelik!

Bebek’te bir apartmanın katlarına yerleşen beş Alman profesör ailesi, von Hippellerin

10 boşalttığı zemin kattaki daireyi bir araya gelerek, müştereken kiralamış, arka tarafta kalan

yatak odalarının birini ziyarete gelecek akrabaları için ayırmış, diğer ikisini yardımcılarına

tahsis etmişler, ön tarafı ise çocuklarının oyun oynayabileceği bir kreşe dönüştürmüşlerdi.

Elsa, haftada en az iki kere kızını Almanca konuşulan bu ortama getirmeye karar

vermişti. Şimdi ana kız, denizi seyrederek Bebek’e giderlerken, Elsa içinden Susy’nin

15 Alman çocuklarla iyi geçinmesi için dua ediyordu çünkü küçük kız, İstanbul’da yaşarlarken

sık görüştükleri von Hippellerin çocuklarıyla yakın arkadaş olmuştu ama diğerlerini çok az

tanıyordu. Ve Hippeller artık yoktu!

Bindikleri tramvay, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldiğinde, orada durak

bulunmamasına rağmen, durdu. Pencereden dışarıya bakan Elsa, biletçinin tramvaydan

20 indiğini, koşarak Saray’ın önündeki kulübeye girdiğini gördü. Adam biraz sonra aynı hızla

geri geldi, tramvaya atladı, içeri girdi ve yüksek sesle yolcuları bilgilendirdi:

“Atatürk’ümüzün ateşi yok. Tansiyonu normal seyrediyor. Bilinci kapalı.”

O konuşurken nefeslerini tutan yolcular, tramvay hareket edince aralarında endişeli

ifadelerle konuşmaya başladılar.

25 “Bu da neydi, böyle?” diye mırıldandı Elsa.

“Muti, Atatürk çok hasta,” dedi Susy.

“Sen nereden biliyorsun, ufaklık? Yoksa büyükleri mi dinliyorsun sen?”

“Herkes biliyor. Hepimizin babası o ve hasta!”

“O, Türklerin babası. Sen Almansın.”

30 “Ben Türk’üm Muti.”

Aralarında Almanca konuşmalarına rağmen, Elsa bu konuyu tramvayda tartışmak

istemediği için, sustu. İlk fırsatta kızına kimliği hakkında bilgi vermeliydi.

“Hem namaz da kılıyorum. Fatma öğretti.”

Yok artık, dedi Elsa içinden. Bu konuya ciddiyetle eğilmenin zamanı gelmiş de

35 geçiyordu. Akşam Gerhard’la görüşüp bir karar almalıydılar. Acaba Fatma’ya yol mu

verselerdi?

Alman çocukları ziyaret, Elsa’nın tahmininden iyi geçti. Susy hiç itiraz etmeden

çocuklara ayrılan zemin kattaki dairede annesi onu almaya gelene kadar, kendi yaşlarında

iki oğlan ve üç kız çocuğuyla, bütün sabah oynadı. Elsa onu almak üzere kapıda

40 gözüktüğünde, Susy’nin orada kalmak istediğini söylemesini o kadar çok arzu ediyordu ki

[...] çocuk hiç itiraz etmeden yanına gelince biraz bozuldu.

Dönüş yolunda, “Bugün iyi vakit geçirdin mi?” diye sordu kızına.

“Evet ama o çocukların Türkçeleri çok kötü,” dedi Susy, “Yanlışlarını düzeltmeye

çalıştım. Bana kızdılar.”

45 “Onlar Alman, Türkçe konuşmak zorunda değiller. Sen de öylesin!”

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.”

“Anne, Atatürk’ün kızıyım ben.” Bu cümleyi Türkçe söyledi Susy.

“Sana Atatürk soyadını alalım, o halde.”

50 “Alamayız. Bir tane Atatürk var, sadece. Başka yok!”

“Doğru,” dedi Elsa ve içinden mırıldandı, “Ne yazık ki, yakında o da olmayacak,

galiba.”

Atatürk’ün dönülmez yolun yolcusu olduğunu, Türk halkı artık seziyor, Ata’ları için her

gün dua ediyorlardı. Elsa ise, o anda kızının yaşadığı kimlik kargaşasını çözmek için can

55 atıyordu ama beş yaşında bir çocukla ciddi bir konuyu nasıl konuşacağını bilemiyordu. En

doğrusu önce çocuğun kafasını kimin karıştırdığını saptamaktı. Fatma mıydı acaba?

Namazı ondan öğrendiğine emindi de… Atatürk’ün kızı olmak filan, Fatma’yı aşan

şeylerdi.

Bu çocuk böyle her tanıştığı insandan etkilenecek, her gittiği yerin kimliğine

60 bürünecekse, işi zordu.

Akşam tramvaydaki konuşmayı Gerhard’a anlattığında, kocası endişelerini onun gibi

ciddiye almadı, hepsine küçük bir kızın hezeyanları olarak baktı. Namaz kılması geçici bir

hevesti. Kendini Atatürk’ün kızı sanması çok sevimliydi. Tramvayın Atatürk’ün hasta

yattığı Saray’ın önünde durup, biletçinin yolcuları bilgilendirmesi ise, milletin Ata’sına

65 olan büyük sevgisini gösteriyordu. Büyütülecek şey miydi bunlar, Tanrı aşkına!

Bir hafta sonra, Elsa, Atatürk’ün o sabah vefat ettiğini, haberi radyodan duyup, yukarı

fırlayan Madam’dan öğrendi. Birazdan apartmanda bir hareketlenme başladı. Kapılar açılıp

kapanıyor, kimileri yukarı katlara, çıkıyor kimileri aşğıya iniyordu. Dinleri, milliyetleri ne

olursa olsun, herkes inanılmaz derecede üzgündü. Aralarında hıçkıran kadınlar, erkekler

70 vardı. Hepsi Atalayların evinde toplanıp hep birlikte radyoyu dinlediler. Son nefesini sabah

dokuzu beş geçe veren Atatürk’ün aziz naaşı¹ geçici olarak Ankara’da Etnografya Müzesine

gönderilecek, ebedi istirahatgâhı² hazır olana kadar orada istirahat buyuracaktı. İstanbullular,

Ankara’ya gideceği tarihe kadar, Ata’larıyla Dolmabahçe Sarayı’nda vedalaşabileceklerdi.

Elsa, kendini Atatürk’ün kızı zanneden Susy’ye en güzel kıyafetini giydirip, elinde bir

75 demet çiçekle babasının refakatinde Saray’a, vedaya yolladı. Çiçeği, Ata’sının göğsünün

üzerine bırakmayı hayal eden Susy, eve hayal kırıklığı içinde döndü. Çok uzun bir kuyrukta

bir saate yakın bekledikten sonra, bırakın Atatürk’ü yanaklarından öpmeyi, onun yüzünü

bile görememiş, çiçeğini ancak tabutun üzerine koyabilmişti.

Atatürk, 19 Kasım sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nda kılınan cenaze namazı sonrasında,

80 Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, yüz pare top atışıyla selamlanarak, İzmit’e doğru

yola çıktı ve İzmit’ten trenle Ankara’ya nakledildi.

Gerisini Susy, Atalayların evindeki radyoda, diğer apartman çocuklarıyla birlikte

dinledi.

[...] Susy, başını Demir’in omzuna dayayıp hıçkırmaya başladı.

85 “Buna ne oluyor böyle?” diye sordu, Madam.

“O kendini hem Türk hem de Atatürk’ün kızı sanıyor,” dedi Elsa.

¹ aziz naaşı: kıymetli cesedi

² istirahatgâhı: dinlenme yeri

1. “Ata’ya Mektup” adlı roman bölümünde Elsa ile Susy’nin içinde bulunduğu durumu ve ikisi arasındaki çatışmayı betimleyiniz.

[10 Puan]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A - 2 · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache)

Klausurteil A

Susy, 1933’te Nazi baskısı yüzünden Almanya’yı terk edip Türkiye’ye sığınmış bir ailenin en genç kızıdır. Türkiye’de dünyaya gelen ve burada büyüyen Susy, İstanbul’da ailesiyle (babası Gerhard, annesi Elsa, ağabeyi Peter) birlikte yaşar.

Ayşe Kulin

Ata'Ya Veda

Elsa, Kumbaracı Yokuşu’ndan aşağı yürüyerek, Tophane’de yakaladığı tramvayda,

kucağında kızıyla sağ ön koltukta oturmuş, Bebek’e Alman dostlarını ziyarete gidiyordu.

Asıl maksadı ise Susy’e, akranı çocuklarla Almanca konuşması için fırsat yaratmaktı.

Susy’nin Fatma’dan öğrendiği Türkçeyi, Karadeniz aksanıyla da olsa, Almancadan çok

5 daha iyi konuşuyor olmasına canı sıkılıyordu. Çocuk, sokakta, parkta, gittiği bale okulunda

herkesle; evde de Fatma’yla ve hatta Peter’le Türkçe konuşuyordu, Almancayı ise, sadece

annesi ve babasıyla. Son zamanlarda, onlara da yanıtlarını Türkçe vermeye başlamıştı,

üstelik!

Bebek’te bir apartmanın katlarına yerleşen beş Alman profesör ailesi, von Hippellerin

10 boşalttığı zemin kattaki daireyi bir araya gelerek, müştereken kiralamış, arka tarafta kalan

yatak odalarının birini ziyarete gelecek akrabaları için ayırmış, diğer ikisini yardımcılarına

tahsis etmişler, ön tarafı ise çocuklarının oyun oynayabileceği bir kreşe dönüştürmüşlerdi.

Elsa, haftada en az iki kere kızını Almanca konuşulan bu ortama getirmeye karar

vermişti. Şimdi ana kız, denizi seyrederek Bebek’e giderlerken, Elsa içinden Susy’nin

15 Alman çocuklarla iyi geçinmesi için dua ediyordu çünkü küçük kız, İstanbul’da yaşarlarken

sık görüştükleri von Hippellerin çocuklarıyla yakın arkadaş olmuştu ama diğerlerini çok az

tanıyordu. Ve Hippeller artık yoktu!

Bindikleri tramvay, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldiğinde, orada durak

bulunmamasına rağmen, durdu. Pencereden dışarıya bakan Elsa, biletçinin tramvaydan

20 indiğini, koşarak Saray’ın önündeki kulübeye girdiğini gördü. Adam biraz sonra aynı hızla

geri geldi, tramvaya atladı, içeri girdi ve yüksek sesle yolcuları bilgilendirdi:

“Atatürk’ümüzün ateşi yok. Tansiyonu normal seyrediyor. Bilinci kapalı.”

O konuşurken nefeslerini tutan yolcular, tramvay hareket edince aralarında endişeli

ifadelerle konuşmaya başladılar.

25 “Bu da neydi, böyle?” diye mırıldandı Elsa.

“Muti, Atatürk çok hasta,” dedi Susy.

“Sen nereden biliyorsun, ufaklık? Yoksa büyükleri mi dinliyorsun sen?”

“Herkes biliyor. Hepimizin babası o ve hasta!”

“O, Türklerin babası. Sen Almansın.”

30 “Ben Türk’üm Muti.”

Aralarında Almanca konuşmalarına rağmen, Elsa bu konuyu tramvayda tartışmak

istemediği için, sustu. İlk fırsatta kızına kimliği hakkında bilgi vermeliydi.

“Hem namaz da kılıyorum. Fatma öğretti.”

Yok artık, dedi Elsa içinden. Bu konuya ciddiyetle eğilmenin zamanı gelmiş de

35 geçiyordu. Akşam Gerhard’la görüşüp bir karar almalıydılar. Acaba Fatma’ya yol mu

verselerdi?

Alman çocukları ziyaret, Elsa’nın tahmininden iyi geçti. Susy hiç itiraz etmeden

çocuklara ayrılan zemin kattaki dairede annesi onu almaya gelene kadar, kendi yaşlarında

iki oğlan ve üç kız çocuğuyla, bütün sabah oynadı. Elsa onu almak üzere kapıda

40 gözüktüğünde, Susy’nin orada kalmak istediğini söylemesini o kadar çok arzu ediyordu ki

[...] çocuk hiç itiraz etmeden yanına gelince biraz bozuldu.

Dönüş yolunda, “Bugün iyi vakit geçirdin mi?” diye sordu kızına.

“Evet ama o çocukların Türkçeleri çok kötü,” dedi Susy, “Yanlışlarını düzeltmeye

çalıştım. Bana kızdılar.”

45 “Onlar Alman, Türkçe konuşmak zorunda değiller. Sen de öylesin!”

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.”

“Anne, Atatürk’ün kızıyım ben.” Bu cümleyi Türkçe söyledi Susy.

“Sana Atatürk soyadını alalım, o halde.”

50 “Alamayız. Bir tane Atatürk var, sadece. Başka yok!”

“Doğru,” dedi Elsa ve içinden mırıldandı, “Ne yazık ki, yakında o da olmayacak,

galiba.”

Atatürk’ün dönülmez yolun yolcusu olduğunu, Türk halkı artık seziyor, Ata’ları için her

gün dua ediyorlardı. Elsa ise, o anda kızının yaşadığı kimlik kargaşasını çözmek için can

55 atıyordu ama beş yaşında bir çocukla ciddi bir konuyu nasıl konuşacağını bilemiyordu. En

doğrusu önce çocuğun kafasını kimin karıştırdığını saptamaktı. Fatma mıydı acaba?

Namazı ondan öğrendiğine emindi de… Atatürk’ün kızı olmak filan, Fatma’yı aşan

şeylerdi.

Bu çocuk böyle her tanıştığı insandan etkilenecek, her gittiği yerin kimliğine

60 bürünecekse, işi zordu.

Akşam tramvaydaki konuşmayı Gerhard’a anlattığında, kocası endişelerini onun gibi

ciddiye almadı, hepsine küçük bir kızın hezeyanları olarak baktı. Namaz kılması geçici bir

hevesti. Kendini Atatürk’ün kızı sanması çok sevimliydi. Tramvayın Atatürk’ün hasta

yattığı Saray’ın önünde durup, biletçinin yolcuları bilgilendirmesi ise, milletin Ata’sına

65 olan büyük sevgisini gösteriyordu. Büyütülecek şey miydi bunlar, Tanrı aşkına!

Bir hafta sonra, Elsa, Atatürk’ün o sabah vefat ettiğini, haberi radyodan duyup, yukarı

fırlayan Madam’dan öğrendi. Birazdan apartmanda bir hareketlenme başladı. Kapılar açılıp

kapanıyor, kimileri yukarı katlara, çıkıyor kimileri aşğıya iniyordu. Dinleri, milliyetleri ne

olursa olsun, herkes inanılmaz derecede üzgündü. Aralarında hıçkıran kadınlar, erkekler

70 vardı. Hepsi Atalayların evinde toplanıp hep birlikte radyoyu dinlediler. Son nefesini sabah

dokuzu beş geçe veren Atatürk’ün aziz naaşı¹ geçici olarak Ankara’da Etnografya Müzesine

gönderilecek, ebedi istirahatgâhı² hazır olana kadar orada istirahat buyuracaktı. İstanbullular,

Ankara’ya gideceği tarihe kadar, Ata’larıyla Dolmabahçe Sarayı’nda vedalaşabileceklerdi.

Elsa, kendini Atatürk’ün kızı zanneden Susy’ye en güzel kıyafetini giydirip, elinde bir

75 demet çiçekle babasının refakatinde Saray’a, vedaya yolladı. Çiçeği, Ata’sının göğsünün

üzerine bırakmayı hayal eden Susy, eve hayal kırıklığı içinde döndü. Çok uzun bir kuyrukta

bir saate yakın bekledikten sonra, bırakın Atatürk’ü yanaklarından öpmeyi, onun yüzünü

bile görememiş, çiçeğini ancak tabutun üzerine koyabilmişti.

Atatürk, 19 Kasım sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nda kılınan cenaze namazı sonrasında,

80 Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, yüz pare top atışıyla selamlanarak, İzmit’e doğru

yola çıktı ve İzmit’ten trenle Ankara’ya nakledildi.

Gerisini Susy, Atalayların evindeki radyoda, diğer apartman çocuklarıyla birlikte

dinledi.

[...] Susy, başını Demir’in omzuna dayayıp hıçkırmaya başladı.

85 “Buna ne oluyor böyle?” diye sordu, Madam.

“O kendini hem Türk hem de Atatürk’ün kızı sanıyor,” dedi Elsa.

¹ aziz naaşı: kıymetli cesedi

² istirahatgâhı: dinlenme yeri

2. Metnin dil ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, roman kesitinde öne çıkan Elsa ile Susy’nin karakter özelliklerini ve tutumlarını inceleyiniz.

[20 Puan]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Susy, 1933’te Nazi baskısı yüzünden Almanya’yı terk edip Türkiye’ye sığınmış bir ailenin en genç kızıdır. Türkiye’de dünyaya gelen ve burada büyüyen Susy, İstanbul’da ailesiyle (babası Gerhard, annesi Elsa, ağabeyi Peter) birlikte yaşar.

Ayşe Kulin

Ata'Ya Veda

Elsa, Kumbaracı Yokuşu’ndan aşağı yürüyerek, Tophane’de yakaladığı tramvayda,

kucağında kızıyla sağ ön koltukta oturmuş, Bebek’e Alman dostlarını ziyarete gidiyordu.

Asıl maksadı ise Susy’e, akranı çocuklarla Almanca konuşması için fırsat yaratmaktı.

Susy’nin Fatma’dan öğrendiği Türkçeyi, Karadeniz aksanıyla da olsa, Almancadan çok

5 daha iyi konuşuyor olmasına canı sıkılıyordu. Çocuk, sokakta, parkta, gittiği bale okulunda

herkesle; evde de Fatma’yla ve hatta Peter’le Türkçe konuşuyordu, Almancayı ise, sadece

annesi ve babasıyla. Son zamanlarda, onlara da yanıtlarını Türkçe vermeye başlamıştı,

üstelik!

Bebek’te bir apartmanın katlarına yerleşen beş Alman profesör ailesi, von Hippellerin

10 boşalttığı zemin kattaki daireyi bir araya gelerek, müştereken kiralamış, arka tarafta kalan

yatak odalarının birini ziyarete gelecek akrabaları için ayırmış, diğer ikisini yardımcılarına

tahsis etmişler, ön tarafı ise çocuklarının oyun oynayabileceği bir kreşe dönüştürmüşlerdi.

Elsa, haftada en az iki kere kızını Almanca konuşulan bu ortama getirmeye karar

vermişti. Şimdi ana kız, denizi seyrederek Bebek’e giderlerken, Elsa içinden Susy’nin

15 Alman çocuklarla iyi geçinmesi için dua ediyordu çünkü küçük kız, İstanbul’da yaşarlarken

sık görüştükleri von Hippellerin çocuklarıyla yakın arkadaş olmuştu ama diğerlerini çok az

tanıyordu. Ve Hippeller artık yoktu!

Bindikleri tramvay, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldiğinde, orada durak

bulunmamasına rağmen, durdu. Pencereden dışarıya bakan Elsa, biletçinin tramvaydan

20 indiğini, koşarak Saray’ın önündeki kulübeye girdiğini gördü. Adam biraz sonra aynı hızla

geri geldi, tramvaya atladı, içeri girdi ve yüksek sesle yolcuları bilgilendirdi:

“Atatürk’ümüzün ateşi yok. Tansiyonu normal seyrediyor. Bilinci kapalı.”

O konuşurken nefeslerini tutan yolcular, tramvay hareket edince aralarında endişeli

ifadelerle konuşmaya başladılar.

25 “Bu da neydi, böyle?” diye mırıldandı Elsa.

“Muti, Atatürk çok hasta,” dedi Susy.

“Sen nereden biliyorsun, ufaklık? Yoksa büyükleri mi dinliyorsun sen?”

“Herkes biliyor. Hepimizin babası o ve hasta!”

“O, Türklerin babası. Sen Almansın.”

30 “Ben Türk’üm Muti.”

Aralarında Almanca konuşmalarına rağmen, Elsa bu konuyu tramvayda tartışmak

istemediği için, sustu. İlk fırsatta kızına kimliği hakkında bilgi vermeliydi.

“Hem namaz da kılıyorum. Fatma öğretti.”

Yok artık, dedi Elsa içinden. Bu konuya ciddiyetle eğilmenin zamanı gelmiş de

35 geçiyordu. Akşam Gerhard’la görüşüp bir karar almalıydılar. Acaba Fatma’ya yol mu

verselerdi?

Alman çocukları ziyaret, Elsa’nın tahmininden iyi geçti. Susy hiç itiraz etmeden

çocuklara ayrılan zemin kattaki dairede annesi onu almaya gelene kadar, kendi yaşlarında

iki oğlan ve üç kız çocuğuyla, bütün sabah oynadı. Elsa onu almak üzere kapıda

40 gözüktüğünde, Susy’nin orada kalmak istediğini söylemesini o kadar çok arzu ediyordu ki

[...] çocuk hiç itiraz etmeden yanına gelince biraz bozuldu.

Dönüş yolunda, “Bugün iyi vakit geçirdin mi?” diye sordu kızına.

“Evet ama o çocukların Türkçeleri çok kötü,” dedi Susy, “Yanlışlarını düzeltmeye

çalıştım. Bana kızdılar.”

45 “Onlar Alman, Türkçe konuşmak zorunda değiller. Sen de öylesin!”

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.”

“Anne, Atatürk’ün kızıyım ben.” Bu cümleyi Türkçe söyledi Susy.

“Sana Atatürk soyadını alalım, o halde.”

50 “Alamayız. Bir tane Atatürk var, sadece. Başka yok!”

“Doğru,” dedi Elsa ve içinden mırıldandı, “Ne yazık ki, yakında o da olmayacak,

galiba.”

Atatürk’ün dönülmez yolun yolcusu olduğunu, Türk halkı artık seziyor, Ata’ları için her

gün dua ediyorlardı. Elsa ise, o anda kızının yaşadığı kimlik kargaşasını çözmek için can

55 atıyordu ama beş yaşında bir çocukla ciddi bir konuyu nasıl konuşacağını bilemiyordu. En

doğrusu önce çocuğun kafasını kimin karıştırdığını saptamaktı. Fatma mıydı acaba?

Namazı ondan öğrendiğine emindi de… Atatürk’ün kızı olmak filan, Fatma’yı aşan

şeylerdi.

Bu çocuk böyle her tanıştığı insandan etkilenecek, her gittiği yerin kimliğine

60 bürünecekse, işi zordu.

Akşam tramvaydaki konuşmayı Gerhard’a anlattığında, kocası endişelerini onun gibi

ciddiye almadı, hepsine küçük bir kızın hezeyanları olarak baktı. Namaz kılması geçici bir

hevesti. Kendini Atatürk’ün kızı sanması çok sevimliydi. Tramvayın Atatürk’ün hasta

yattığı Saray’ın önünde durup, biletçinin yolcuları bilgilendirmesi ise, milletin Ata’sına

65 olan büyük sevgisini gösteriyordu. Büyütülecek şey miydi bunlar, Tanrı aşkına!

Bir hafta sonra, Elsa, Atatürk’ün o sabah vefat ettiğini, haberi radyodan duyup, yukarı

fırlayan Madam’dan öğrendi. Birazdan apartmanda bir hareketlenme başladı. Kapılar açılıp

kapanıyor, kimileri yukarı katlara, çıkıyor kimileri aşğıya iniyordu. Dinleri, milliyetleri ne

olursa olsun, herkes inanılmaz derecede üzgündü. Aralarında hıçkıran kadınlar, erkekler

70 vardı. Hepsi Atalayların evinde toplanıp hep birlikte radyoyu dinlediler. Son nefesini sabah

dokuzu beş geçe veren Atatürk’ün aziz naaşı¹ geçici olarak Ankara’da Etnografya Müzesine

gönderilecek, ebedi istirahatgâhı² hazır olana kadar orada istirahat buyuracaktı. İstanbullular,

Ankara’ya gideceği tarihe kadar, Ata’larıyla Dolmabahçe Sarayı’nda vedalaşabileceklerdi.

Elsa, kendini Atatürk’ün kızı zanneden Susy’ye en güzel kıyafetini giydirip, elinde bir

75 demet çiçekle babasının refakatinde Saray’a, vedaya yolladı. Çiçeği, Ata’sının göğsünün

üzerine bırakmayı hayal eden Susy, eve hayal kırıklığı içinde döndü. Çok uzun bir kuyrukta

bir saate yakın bekledikten sonra, bırakın Atatürk’ü yanaklarından öpmeyi, onun yüzünü

bile görememiş, çiçeğini ancak tabutun üzerine koyabilmişti.

Atatürk, 19 Kasım sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nda kılınan cenaze namazı sonrasında,

80 Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, yüz pare top atışıyla selamlanarak, İzmit’e doğru

yola çıktı ve İzmit’ten trenle Ankara’ya nakledildi.

Gerisini Susy, Atalayların evindeki radyoda, diğer apartman çocuklarıyla birlikte

dinledi.

[...] Susy, başını Demir’in omzuna dayayıp hıçkırmaya başladı.

85 “Buna ne oluyor böyle?” diye sordu, Madam.

“O kendini hem Türk hem de Atatürk’ün kızı sanıyor,” dedi Elsa.

¹ aziz naaşı: kıymetli cesedi

² istirahatgâhı: dinlenme yeri

3. Aşağıda verilen sorulardan yalnızca birini seçip yanıtlayınız.

a)

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.” (Z. 46 – 47)

Çokkültürlü bir toplumda yaşayan bir genç olarak yukarıdaki alıntıyı, metnin bütününü, kendi yaşam deneyimlerinizi ve derste edindiğiniz bilgileri temel alarak değerlendiriniz.

[12 Puan]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A - 3 b) · Kreatives Schreiben: Perspektivwechsel (Tagebuch, Brief, Monolog, Dialog)

Klausurteil A

Susy, 1933’te Nazi baskısı yüzünden Almanya’yı terk edip Türkiye’ye sığınmış bir ailenin en genç kızıdır. Türkiye’de dünyaya gelen ve burada büyüyen Susy, İstanbul’da ailesiyle (babası Gerhard, annesi Elsa, ağabeyi Peter) birlikte yaşar.

Ayşe Kulin

Ata'Ya Veda

Elsa, Kumbaracı Yokuşu’ndan aşağı yürüyerek, Tophane’de yakaladığı tramvayda,

kucağında kızıyla sağ ön koltukta oturmuş, Bebek’e Alman dostlarını ziyarete gidiyordu.

Asıl maksadı ise Susy’e, akranı çocuklarla Almanca konuşması için fırsat yaratmaktı.

Susy’nin Fatma’dan öğrendiği Türkçeyi, Karadeniz aksanıyla da olsa, Almancadan çok

5 daha iyi konuşuyor olmasına canı sıkılıyordu. Çocuk, sokakta, parkta, gittiği bale okulunda

herkesle; evde de Fatma’yla ve hatta Peter’le Türkçe konuşuyordu, Almancayı ise, sadece

annesi ve babasıyla. Son zamanlarda, onlara da yanıtlarını Türkçe vermeye başlamıştı,

üstelik!

Bebek’te bir apartmanın katlarına yerleşen beş Alman profesör ailesi, von Hippellerin

10 boşalttığı zemin kattaki daireyi bir araya gelerek, müştereken kiralamış, arka tarafta kalan

yatak odalarının birini ziyarete gelecek akrabaları için ayırmış, diğer ikisini yardımcılarına

tahsis etmişler, ön tarafı ise çocuklarının oyun oynayabileceği bir kreşe dönüştürmüşlerdi.

Elsa, haftada en az iki kere kızını Almanca konuşulan bu ortama getirmeye karar

vermişti. Şimdi ana kız, denizi seyrederek Bebek’e giderlerken, Elsa içinden Susy’nin

15 Alman çocuklarla iyi geçinmesi için dua ediyordu çünkü küçük kız, İstanbul’da yaşarlarken

sık görüştükleri von Hippellerin çocuklarıyla yakın arkadaş olmuştu ama diğerlerini çok az

tanıyordu. Ve Hippeller artık yoktu!

Bindikleri tramvay, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldiğinde, orada durak

bulunmamasına rağmen, durdu. Pencereden dışarıya bakan Elsa, biletçinin tramvaydan

20 indiğini, koşarak Saray’ın önündeki kulübeye girdiğini gördü. Adam biraz sonra aynı hızla

geri geldi, tramvaya atladı, içeri girdi ve yüksek sesle yolcuları bilgilendirdi:

“Atatürk’ümüzün ateşi yok. Tansiyonu normal seyrediyor. Bilinci kapalı.”

O konuşurken nefeslerini tutan yolcular, tramvay hareket edince aralarında endişeli

ifadelerle konuşmaya başladılar.

25 “Bu da neydi, böyle?” diye mırıldandı Elsa.

“Muti, Atatürk çok hasta,” dedi Susy.

“Sen nereden biliyorsun, ufaklık? Yoksa büyükleri mi dinliyorsun sen?”

“Herkes biliyor. Hepimizin babası o ve hasta!”

“O, Türklerin babası. Sen Almansın.”

30 “Ben Türk’üm Muti.”

Aralarında Almanca konuşmalarına rağmen, Elsa bu konuyu tramvayda tartışmak

istemediği için, sustu. İlk fırsatta kızına kimliği hakkında bilgi vermeliydi.

“Hem namaz da kılıyorum. Fatma öğretti.”

Yok artık, dedi Elsa içinden. Bu konuya ciddiyetle eğilmenin zamanı gelmiş de

35 geçiyordu. Akşam Gerhard’la görüşüp bir karar almalıydılar. Acaba Fatma’ya yol mu

verselerdi?

Alman çocukları ziyaret, Elsa’nın tahmininden iyi geçti. Susy hiç itiraz etmeden

çocuklara ayrılan zemin kattaki dairede annesi onu almaya gelene kadar, kendi yaşlarında

iki oğlan ve üç kız çocuğuyla, bütün sabah oynadı. Elsa onu almak üzere kapıda

40 gözüktüğünde, Susy’nin orada kalmak istediğini söylemesini o kadar çok arzu ediyordu ki

[...] çocuk hiç itiraz etmeden yanına gelince biraz bozuldu.

Dönüş yolunda, “Bugün iyi vakit geçirdin mi?” diye sordu kızına.

“Evet ama o çocukların Türkçeleri çok kötü,” dedi Susy, “Yanlışlarını düzeltmeye

çalıştım. Bana kızdılar.”

45 “Onlar Alman, Türkçe konuşmak zorunda değiller. Sen de öylesin!”

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.”

“Anne, Atatürk’ün kızıyım ben.” Bu cümleyi Türkçe söyledi Susy.

“Sana Atatürk soyadını alalım, o halde.”

50 “Alamayız. Bir tane Atatürk var, sadece. Başka yok!”

“Doğru,” dedi Elsa ve içinden mırıldandı, “Ne yazık ki, yakında o da olmayacak,

galiba.”

Atatürk’ün dönülmez yolun yolcusu olduğunu, Türk halkı artık seziyor, Ata’ları için her

gün dua ediyorlardı. Elsa ise, o anda kızının yaşadığı kimlik kargaşasını çözmek için can

55 atıyordu ama beş yaşında bir çocukla ciddi bir konuyu nasıl konuşacağını bilemiyordu. En

doğrusu önce çocuğun kafasını kimin karıştırdığını saptamaktı. Fatma mıydı acaba?

Namazı ondan öğrendiğine emindi de… Atatürk’ün kızı olmak filan, Fatma’yı aşan

şeylerdi.

Bu çocuk böyle her tanıştığı insandan etkilenecek, her gittiği yerin kimliğine

60 bürünecekse, işi zordu.

Akşam tramvaydaki konuşmayı Gerhard’a anlattığında, kocası endişelerini onun gibi

ciddiye almadı, hepsine küçük bir kızın hezeyanları olarak baktı. Namaz kılması geçici bir

hevesti. Kendini Atatürk’ün kızı sanması çok sevimliydi. Tramvayın Atatürk’ün hasta

yattığı Saray’ın önünde durup, biletçinin yolcuları bilgilendirmesi ise, milletin Ata’sına

65 olan büyük sevgisini gösteriyordu. Büyütülecek şey miydi bunlar, Tanrı aşkına!

Bir hafta sonra, Elsa, Atatürk’ün o sabah vefat ettiğini, haberi radyodan duyup, yukarı

fırlayan Madam’dan öğrendi. Birazdan apartmanda bir hareketlenme başladı. Kapılar açılıp

kapanıyor, kimileri yukarı katlara, çıkıyor kimileri aşğıya iniyordu. Dinleri, milliyetleri ne

olursa olsun, herkes inanılmaz derecede üzgündü. Aralarında hıçkıran kadınlar, erkekler

70 vardı. Hepsi Atalayların evinde toplanıp hep birlikte radyoyu dinlediler. Son nefesini sabah

dokuzu beş geçe veren Atatürk’ün aziz naaşı¹ geçici olarak Ankara’da Etnografya Müzesine

gönderilecek, ebedi istirahatgâhı² hazır olana kadar orada istirahat buyuracaktı. İstanbullular,

Ankara’ya gideceği tarihe kadar, Ata’larıyla Dolmabahçe Sarayı’nda vedalaşabileceklerdi.

Elsa, kendini Atatürk’ün kızı zanneden Susy’ye en güzel kıyafetini giydirip, elinde bir

75 demet çiçekle babasının refakatinde Saray’a, vedaya yolladı. Çiçeği, Ata’sının göğsünün

üzerine bırakmayı hayal eden Susy, eve hayal kırıklığı içinde döndü. Çok uzun bir kuyrukta

bir saate yakın bekledikten sonra, bırakın Atatürk’ü yanaklarından öpmeyi, onun yüzünü

bile görememiş, çiçeğini ancak tabutun üzerine koyabilmişti.

Atatürk, 19 Kasım sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nda kılınan cenaze namazı sonrasında,

80 Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, yüz pare top atışıyla selamlanarak, İzmit’e doğru

yola çıktı ve İzmit’ten trenle Ankara’ya nakledildi.

Gerisini Susy, Atalayların evindeki radyoda, diğer apartman çocuklarıyla birlikte

dinledi.

[...] Susy, başını Demir’in omzuna dayayıp hıçkırmaya başladı.

85 “Buna ne oluyor böyle?” diye sordu, Madam.

“O kendini hem Türk hem de Atatürk’ün kızı sanıyor,” dedi Elsa.

¹ aziz naaşı: kıymetli cesedi

² istirahatgâhı: dinlenme yeri

3. Aşağıda verilen sorulardan birini seçip yanıtlayınız.

b)

Aradan yıllar geçmiştir; Susy şimdi 24 yaşındadır ve bir çocuğu vardır. Annesiyle yaşadığı sorunu anımsar ve ona bugün neler düşündüğünü anlatan bir mektup yazmak ister. Bu mektubu yazınız.

[12 Puan]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil B - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil A

Susy, 1933’te Nazi baskısı yüzünden Almanya’yı terk edip Türkiye’ye sığınmış bir ailenin en genç kızıdır. Türkiye’de dünyaya gelen ve burada büyüyen Susy, İstanbul’da ailesiyle (babası Gerhard, annesi Elsa, ağabeyi Peter) birlikte yaşar.

Ayşe Kulin

Ata'Ya Veda

Elsa, Kumbaracı Yokuşu’ndan aşağı yürüyerek, Tophane’de yakaladığı tramvayda,

kucağında kızıyla sağ ön koltukta oturmuş, Bebek’e Alman dostlarını ziyarete gidiyordu.

Asıl maksadı ise Susy’e, akranı çocuklarla Almanca konuşması için fırsat yaratmaktı.

Susy’nin Fatma’dan öğrendiği Türkçeyi, Karadeniz aksanıyla da olsa, Almancadan çok

5 daha iyi konuşuyor olmasına canı sıkılıyordu. Çocuk, sokakta, parkta, gittiği bale okulunda

herkesle; evde de Fatma’yla ve hatta Peter’le Türkçe konuşuyordu, Almancayı ise, sadece

annesi ve babasıyla. Son zamanlarda, onlara da yanıtlarını Türkçe vermeye başlamıştı,

üstelik!

Bebek’te bir apartmanın katlarına yerleşen beş Alman profesör ailesi, von Hippellerin

10 boşalttığı zemin kattaki daireyi bir araya gelerek, müştereken kiralamış, arka tarafta kalan

yatak odalarının birini ziyarete gelecek akrabaları için ayırmış, diğer ikisini yardımcılarına

tahsis etmişler, ön tarafı ise çocuklarının oyun oynayabileceği bir kreşe dönüştürmüşlerdi.

Elsa, haftada en az iki kere kızını Almanca konuşulan bu ortama getirmeye karar

vermişti. Şimdi ana kız, denizi seyrederek Bebek’e giderlerken, Elsa içinden Susy’nin

15 Alman çocuklarla iyi geçinmesi için dua ediyordu çünkü küçük kız, İstanbul’da yaşarlarken

sık görüştükleri von Hippellerin çocuklarıyla yakın arkadaş olmuştu ama diğerlerini çok az

tanıyordu. Ve Hippeller artık yoktu!

Bindikleri tramvay, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldiğinde, orada durak

bulunmamasına rağmen, durdu. Pencereden dışarıya bakan Elsa, biletçinin tramvaydan

20 indiğini, koşarak Saray’ın önündeki kulübeye girdiğini gördü. Adam biraz sonra aynı hızla

geri geldi, tramvaya atladı, içeri girdi ve yüksek sesle yolcuları bilgilendirdi:

“Atatürk’ümüzün ateşi yok. Tansiyonu normal seyrediyor. Bilinci kapalı.”

O konuşurken nefeslerini tutan yolcular, tramvay hareket edince aralarında endişeli

ifadelerle konuşmaya başladılar.

25 “Bu da neydi, böyle?” diye mırıldandı Elsa.

“Muti, Atatürk çok hasta,” dedi Susy.

“Sen nereden biliyorsun, ufaklık? Yoksa büyükleri mi dinliyorsun sen?”

“Herkes biliyor. Hepimizin babası o ve hasta!”

“O, Türklerin babası. Sen Almansın.”

30 “Ben Türk’üm Muti.”

Aralarında Almanca konuşmalarına rağmen, Elsa bu konuyu tramvayda tartışmak

istemediği için, sustu. İlk fırsatta kızına kimliği hakkında bilgi vermeliydi.

“Hem namaz da kılıyorum. Fatma öğretti.”

Yok artık, dedi Elsa içinden. Bu konuya ciddiyetle eğilmenin zamanı gelmiş de

35 geçiyordu. Akşam Gerhard’la görüşüp bir karar almalıydılar. Acaba Fatma’ya yol mu

verselerdi?

Alman çocukları ziyaret, Elsa’nın tahmininden iyi geçti. Susy hiç itiraz etmeden

çocuklara ayrılan zemin kattaki dairede annesi onu almaya gelene kadar, kendi yaşlarında

iki oğlan ve üç kız çocuğuyla, bütün sabah oynadı. Elsa onu almak üzere kapıda

40 gözüktüğünde, Susy’nin orada kalmak istediğini söylemesini o kadar çok arzu ediyordu ki

[...] çocuk hiç itiraz etmeden yanına gelince biraz bozuldu.

Dönüş yolunda, “Bugün iyi vakit geçirdin mi?” diye sordu kızına.

“Evet ama o çocukların Türkçeleri çok kötü,” dedi Susy, “Yanlışlarını düzeltmeye

çalıştım. Bana kızdılar.”

45 “Onlar Alman, Türkçe konuşmak zorunda değiller. Sen de öylesin!”

“Olur mu! Ben Türk’üm.”

“İstanbul’da yaşamakla Türk olunmaz Susy.”

“Anne, Atatürk’ün kızıyım ben.” Bu cümleyi Türkçe söyledi Susy.

“Sana Atatürk soyadını alalım, o halde.”

50 “Alamayız. Bir tane Atatürk var, sadece. Başka yok!”

“Doğru,” dedi Elsa ve içinden mırıldandı, “Ne yazık ki, yakında o da olmayacak,

galiba.”

Atatürk’ün dönülmez yolun yolcusu olduğunu, Türk halkı artık seziyor, Ata’ları için her

gün dua ediyorlardı. Elsa ise, o anda kızının yaşadığı kimlik kargaşasını çözmek için can

55 atıyordu ama beş yaşında bir çocukla ciddi bir konuyu nasıl konuşacağını bilemiyordu. En

doğrusu önce çocuğun kafasını kimin karıştırdığını saptamaktı. Fatma mıydı acaba?

Namazı ondan öğrendiğine emindi de… Atatürk’ün kızı olmak filan, Fatma’yı aşan

şeylerdi.

Bu çocuk böyle her tanıştığı insandan etkilenecek, her gittiği yerin kimliğine

60 bürünecekse, işi zordu.

Akşam tramvaydaki konuşmayı Gerhard’a anlattığında, kocası endişelerini onun gibi

ciddiye almadı, hepsine küçük bir kızın hezeyanları olarak baktı. Namaz kılması geçici bir

hevesti. Kendini Atatürk’ün kızı sanması çok sevimliydi. Tramvayın Atatürk’ün hasta

yattığı Saray’ın önünde durup, biletçinin yolcuları bilgilendirmesi ise, milletin Ata’sına

65 olan büyük sevgisini gösteriyordu. Büyütülecek şey miydi bunlar, Tanrı aşkına!

Bir hafta sonra, Elsa, Atatürk’ün o sabah vefat ettiğini, haberi radyodan duyup, yukarı

fırlayan Madam’dan öğrendi. Birazdan apartmanda bir hareketlenme başladı. Kapılar açılıp

kapanıyor, kimileri yukarı katlara, çıkıyor kimileri aşğıya iniyordu. Dinleri, milliyetleri ne

olursa olsun, herkes inanılmaz derecede üzgündü. Aralarında hıçkıran kadınlar, erkekler

70 vardı. Hepsi Atalayların evinde toplanıp hep birlikte radyoyu dinlediler. Son nefesini sabah

dokuzu beş geçe veren Atatürk’ün aziz naaşı¹ geçici olarak Ankara’da Etnografya Müzesine

gönderilecek, ebedi istirahatgâhı² hazır olana kadar orada istirahat buyuracaktı. İstanbullular,

Ankara’ya gideceği tarihe kadar, Ata’larıyla Dolmabahçe Sarayı’nda vedalaşabileceklerdi.

Elsa, kendini Atatürk’ün kızı zanneden Susy’ye en güzel kıyafetini giydirip, elinde bir

75 demet çiçekle babasının refakatinde Saray’a, vedaya yolladı. Çiçeği, Ata’sının göğsünün

üzerine bırakmayı hayal eden Susy, eve hayal kırıklığı içinde döndü. Çok uzun bir kuyrukta

bir saate yakın bekledikten sonra, bırakın Atatürk’ü yanaklarından öpmeyi, onun yüzünü

bile görememiş, çiçeğini ancak tabutun üzerine koyabilmişti.

Atatürk, 19 Kasım sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nda kılınan cenaze namazı sonrasında,

80 Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, yüz pare top atışıyla selamlanarak, İzmit’e doğru

yola çıktı ve İzmit’ten trenle Ankara’ya nakledildi.

Gerisini Susy, Atalayların evindeki radyoda, diğer apartman çocuklarıyla birlikte

dinledi.

[...] Susy, başını Demir’in omzuna dayayıp hıçkırmaya başladı.

85 “Buna ne oluyor böyle?” diye sordu, Madam.

“O kendini hem Türk hem de Atatürk’ün kızı sanıyor,” dedi Elsa.

¹ aziz naaşı: kıymetli cesedi

² istirahatgâhı: dinlenme yeri

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

Burkhard Ewert: Özils Brief, eine Warnung für Deutschland

[...]

Mesut Özils Brief ist aufrichtig, persönlich und an vielen Stellen schmerzhaft nachvollziehbar. Der Fußballer wird ihn nicht alleine verfasst haben, aber er erzählt offen von seinem Leben und seinen Empfindungen als Migrant in Deutschland. Das ist kein Gejammer, sondern trifft überwiegend ins Schwarze. Die Reaktionen beweisen, wie sehr er recht hat: Kritiker entziehen Özil demonstrativ das Deutschtum, weil er keine Selbstkritik übt und sich nach wie vor nicht vorbehaltlos zu Deutschland bekennt und das Land daher, ja was – verrät?

[...]

Ist es diese Kategorie von Nationalismus, die hier greift? Ist Özil nicht (mehr) deutsch genug, um für Deutschland zu stehen? Manche Sportler werden eingebürgert, sogar unter Verzicht auf den obligatorischen Sprachtest, wenn nur eine Medaille winkt. Özil aber würden manche, obwohl in Gelsenkirchen geboren, am liebsten wieder ausbürgern. Diese Doppelmoral ist schwer zu ertragen. Genannt sei nur die frühere Schule, die ihren Spross nicht mehr willkommen heißen wollte: wie kleinkariert, wie selbstgerecht, wie erbarmungslos.

Özil ist zudem nicht alleine. Er hat lediglich den Mut und die Mittel, unter großer Aufmerksamkeit auszusprechen, was er und andere Migranten empfinden, die sich noch so anstrengen können, ohne akzeptiert zu werden.

[...]

Integration heißt außerdem nicht, dass alle gleich sein müssen. Eher bedeutet sie das Gegenteil, nämlich dass Menschen verschiedenster Art und Prägung gut und friedlich zusammenleben. Dass einige Zuwanderer das nicht wollen oder können, ist ein gravierendes Problem. Das Ziel kann trotzdem nicht sein, binnen einer Generation seine Wurzeln zu verleugnen und von einem Gegenüber eben nicht die Integration, sondern die Unterwerfung zu fordern.

[...]

Dieser Trend ist nicht auf den Fall Özil begrenzt, nicht einmal auf Zuwanderer. Ein gefühlt wachsender Teil Deutschlands ist stolz auf Denk- und Sprechverbote und fordert politische Korrektheit auf allen Ebenen ein. Ob Fußballer oder nicht, ob Glaube oder Ernährung, ob Migrant oder seit Generationen hier zu Hause: Es ist eine unfreie, eine vergiftete, ja, eine prätotalitäre Gesellschaft, die von ihren Mitgliedern politisch-moralische Gleichschaltung verlangt. Özils Brief ist eine Warnung, die über ihn und seinen Fall hinaus weist.

4. Türkiye’de yaşayan bir arkadaşınız, Alman basınının Mesut Özil hakkında neler yazdığını öğrenmek istiyor. Basında örnek olarak denk geldiğiniz „Özils Brief, eine Warnung für Deutschland“ başlıklı metnin içeriğini arkadaşınıza bir e-posta ile aktarınız. (18 Punkte)

Aufgabe HT 3 - Klausurteil A - 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Fer İnsanoğlu

Diziler: Toplum Kodlama

[...]

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet,

kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar

atan kötü karakterler… Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken

5 biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları

izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Ya yaşadığımız acılara ortak

bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz

de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara

10 seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. [...]

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek edinen bir canlı. Bu

yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi

çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi

önerilir. Hamurumuz böylece şekilleniyor. Çünkü İyi 1 kötü ayırmadan hatta farkı

15 algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu

zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak

da bu elimizde olan bir seçim değildir.

Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu

çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta

20 kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa,

kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun

değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta

ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol

mubahtır” …

25 Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir

ayrım var ve hangi davranışın kime ait olduğu belli. Entelektüel olarak bu böyle olabilir,

ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltı için böyle bir ayrım yoktur.

[...]

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edelim.

30 Tecavüz, kadını aşağılama, şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama

bunlar düşününce bana en korkutucu gelen gizli öğretiler, karakterlerin davranışlarında

saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz bizi, yani toplumu

kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var

demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk!

35 Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde

medya sektörünün bu gücün farkına varmış olması ve bu gücü tüketim hastalığını yaratmak

adına kullanmış olmalarıdır. Ve onları örnek alan daha birçok ülke […], medya unsurlarını

çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı

olarak kullanılır. Dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor

40 demiyorum, ancak farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli

bir silaha dönüşebilir. Fikrimce ülkemizde medya araçlarının, özellikle de dizi sektörünün

sorunu bu.

İzlediğimiz, sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi bu

rollere koyuyor, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole

45 yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde

yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimizin gerçek hayatta yaptığı dedikodular yetmiyor,

dizilerdeki karakterler gerçekmişçesine çekiştiriliyor. Tüm duygular kendini arttıracak

şekilde etki ettiğinden acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya

itiyor bizi. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim

50 arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyor. Dizilerde ortaya konan

olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar,

maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice

mavileşmemesi mümkün mü?

[...]

55 Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde

gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu

için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir

döngüdür. Kültürümüzde bu algılar yaygın çünkü bugüne kadar bunları görüp

iyileştirmeden yineledik, ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu

60 şekilde olmaya devam edecek. Öyleyse konu burada diziler nasıl olmalı sorusuna

dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz.

O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin

artık. […]

65 Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleri.

Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala.

Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma

potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği karakterlerin

özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar izlediğimizi hayal

70 edelim bir. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşır,

hayatımız ve dolayısıyla kültür de bu yönde dönüşür. Hep birlikte yaratmaya

koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura, feraha erebiliriz. Ve bu gerçekten de

bu kadar basit.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve

75 bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider”

deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün,

kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek,

alışkanlıklarımızı yinelemekten özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vermek de

kendimizden başlayarak toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

80 O halde hepimize dönüşüm için kolay gelsin, Allah irademize kuvvet versin.

1 İyi: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist: iyi.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

1. Fer İnsanoğlu’na ait metnin temel noktalarını kısaca özetleyiniz. (10 Punkte)

Aufgabe HT 3 - Klausurteil A - 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A

Fer İnsanoğlu

Diziler: Toplum Kodlama

[...]

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet,

kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar

atan kötü karakterler… Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken

5 biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları

izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Ya yaşadığımız acılara ortak

bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz

de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara

10 seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. [...]

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek edinen bir canlı. Bu

yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi

çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi

önerilir. Hamurumuz böylece şekilleniyor. Çünkü İyi 1 kötü ayırmadan hatta farkı

15 algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu

zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak

da bu elimizde olan bir seçim değildir.

Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu

çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta

20 kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa,

kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun

değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta

ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol

mubahtır” …

25 Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir

ayrım var ve hangi davranışın kime ait olduğu belli. Entelektüel olarak bu böyle olabilir,

ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltı için böyle bir ayrım yoktur.

[...]

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edelim.

30 Tecavüz, kadını aşağılama, şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama

bunlar düşününce bana en korkutucu gelen gizli öğretiler, karakterlerin davranışlarında

saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz bizi, yani toplumu

kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var

demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk!

35 Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde

medya sektörünün bu gücün farkına varmış olması ve bu gücü tüketim hastalığını yaratmak

adına kullanmış olmalarıdır. Ve onları örnek alan daha birçok ülke […], medya unsurlarını

çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı

olarak kullanılır. Dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor

40 demiyorum, ancak farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli

bir silaha dönüşebilir. Fikrimce ülkemizde medya araçlarının, özellikle de dizi sektörünün

sorunu bu.

İzlediğimiz, sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi bu

rollere koyuyor, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole

45 yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde

yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimizin gerçek hayatta yaptığı dedikodular yetmiyor,

dizilerdeki karakterler gerçekmişçesine çekiştiriliyor. Tüm duygular kendini arttıracak

şekilde etki ettiğinden acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya

itiyor bizi. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim

50 arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyor. Dizilerde ortaya konan

olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar,

maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice

mavileşmemesi mümkün mü?

[...]

55 Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde

gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu

için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir

döngüdür. Kültürümüzde bu algılar yaygın çünkü bugüne kadar bunları görüp

iyileştirmeden yineledik, ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu

60 şekilde olmaya devam edecek. Öyleyse konu burada diziler nasıl olmalı sorusuna

dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz.

O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin

artık. […]

65 Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleri.

Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala.

Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma

potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği karakterlerin

özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar izlediğimizi hayal

70 edelim bir. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşır,

hayatımız ve dolayısıyla kültür de bu yönde dönüşür. Hep birlikte yaratmaya

koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura, feraha erebiliriz. Ve bu gerçekten de

bu kadar basit.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve

75 bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider”

deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün,

kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek,

alışkanlıklarımızı yinelemekten özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vermek de

kendimizden başlayarak toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

80 O halde hepimize dönüşüm için kolay gelsin, Allah irademize kuvvet versin.

1 İyi: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist: iyi.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

2. Yazarın kendi görüşünü okuyucuya aktarırken nasıl bir yol izlediğini, metnin biçimsel ve dilsel özelliklerini dikkate alarak inceleyiniz. (20 Punkte)

Aufgabe HT 3 - Klausurteil A - 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Fer İnsanoğlu

Diziler: Toplum Kodlama

[...]

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet,

kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar

atan kötü karakterler… Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken

5 biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları

izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Ya yaşadığımız acılara ortak

bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz

de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara

10 seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. [...]

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek edinen bir canlı. Bu

yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi

çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi

önerilir. Hamurumuz böylece şekilleniyor. Çünkü İyi 1 kötü ayırmadan hatta farkı

15 algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu

zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak

da bu elimizde olan bir seçim değildir.

Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu

çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta

20 kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa,

kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun

değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta

ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol

mubahtır” …

25 Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir

ayrım var ve hangi davranışın kime ait olduğu belli. Entelektüel olarak bu böyle olabilir,

ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltı için böyle bir ayrım yoktur.

[...]

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edelim.

30 Tecavüz, kadını aşağılama, şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama

bunlar düşününce bana en korkutucu gelen gizli öğretiler, karakterlerin davranışlarında

saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz bizi, yani toplumu

kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var

demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk!

35 Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde

medya sektörünün bu gücün farkına varmış olması ve bu gücü tüketim hastalığını yaratmak

adına kullanmış olmalarıdır. Ve onları örnek alan daha birçok ülke […], medya unsurlarını

çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı

olarak kullanılır. Dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor

40 demiyorum, ancak farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli

bir silaha dönüşebilir. Fikrimce ülkemizde medya araçlarının, özellikle de dizi sektörünün

sorunu bu.

İzlediğimiz, sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi bu

rollere koyuyor, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole

45 yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde

yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimizin gerçek hayatta yaptığı dedikodular yetmiyor,

dizilerdeki karakterler gerçekmişçesine çekiştiriliyor. Tüm duygular kendini arttıracak

şekilde etki ettiğinden acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya

itiyor bizi. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim

50 arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyor. Dizilerde ortaya konan

olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar,

maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice

mavileşmemesi mümkün mü?

[...]

55 Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde

gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu

için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir

döngüdür. Kültürümüzde bu algılar yaygın çünkü bugüne kadar bunları görüp

iyileştirmeden yineledik, ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu

60 şekilde olmaya devam edecek. Öyleyse konu burada diziler nasıl olmalı sorusuna

dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz.

O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin

artık. […]

65 Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleri.

Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala.

Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma

potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği karakterlerin

özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar izlediğimizi hayal

70 edelim bir. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşır,

hayatımız ve dolayısıyla kültür de bu yönde dönüşür. Hep birlikte yaratmaya

koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura, feraha erebiliriz. Ve bu gerçekten de

bu kadar basit.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve

75 bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider”

deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün,

kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek,

alışkanlıklarımızı yinelemekten özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vermek de

kendimizden başlayarak toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

80 O halde hepimize dönüşüm için kolay gelsin, Allah irademize kuvvet versin.

1 İyi: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist: iyi.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. a) Satır 19 ile 24 arasındaki ifadeleri temel alarak dizilerin topluma etkilerini, hem derste öğrendiklerinizi hem de kendi yaşam deneyimlerinizi dikkate alarak değerlendiriniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 3 - Klausurteil A - 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Fer İnsanoğlu

Diziler: Toplum Kodlama

[...]

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet,

kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar

atan kötü karakterler… Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken

5 biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları

izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Ya yaşadığımız acılara ortak

bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz

de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara

10 seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. [...]

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek edinen bir canlı. Bu

yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi

çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi

önerilir. Hamurumuz böylece şekilleniyor. Çünkü İyi 1 kötü ayırmadan hatta farkı

15 algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu

zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak

da bu elimizde olan bir seçim değildir.

Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu

çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta

20 kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa,

kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun

değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta

ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol

mubahtır” …

25 Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir

ayrım var ve hangi davranışın kime ait olduğu belli. Entelektüel olarak bu böyle olabilir,

ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltı için böyle bir ayrım yoktur.

[...]

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edelim.

30 Tecavüz, kadını aşağılama, şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama

bunlar düşününce bana en korkutucu gelen gizli öğretiler, karakterlerin davranışlarında

saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz bizi, yani toplumu

kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var

demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk!

35 Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde

medya sektörünün bu gücün farkına varmış olması ve bu gücü tüketim hastalığını yaratmak

adına kullanmış olmalarıdır. Ve onları örnek alan daha birçok ülke […], medya unsurlarını

çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı

olarak kullanılır. Dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor

40 demiyorum, ancak farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli

bir silaha dönüşebilir. Fikrimce ülkemizde medya araçlarının, özellikle de dizi sektörünün

sorunu bu.

İzlediğimiz, sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi bu

rollere koyuyor, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole

45 yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde

yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimizin gerçek hayatta yaptığı dedikodular yetmiyor,

dizilerdeki karakterler gerçekmişçesine çekiştiriliyor. Tüm duygular kendini arttıracak

şekilde etki ettiğinden acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya

itiyor bizi. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim

50 arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyor. Dizilerde ortaya konan

olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar,

maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice

mavileşmemesi mümkün mü?

[...]

55 Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde

gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu

için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir

döngüdür. Kültürümüzde bu algılar yaygın çünkü bugüne kadar bunları görüp

iyileştirmeden yineledik, ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu

60 şekilde olmaya devam edecek. Öyleyse konu burada diziler nasıl olmalı sorusuna

dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz.

O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin

artık. […]

65 Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleri.

Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala.

Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma

potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği karakterlerin

özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar izlediğimizi hayal

70 edelim bir. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşır,

hayatımız ve dolayısıyla kültür de bu yönde dönüşür. Hep birlikte yaratmaya

koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura, feraha erebiliriz. Ve bu gerçekten de

bu kadar basit.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve

75 bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider”

deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün,

kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek,

alışkanlıklarımızı yinelemekten özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vermek de

kendimizden başlayarak toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

80 O halde hepimize dönüşüm için kolay gelsin, Allah irademize kuvvet versin.

1 İyi: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist: iyi.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

3. b) Derste edindiğiniz bilgilere ve kendi yaşam deneyimlerinize dayanarak, dizilerin olumlu ve olumsuz etkilerine ilişkin görüşlerinizi yazara ilettiğiniz bir okur mektubu yazınız. (12 Punkte)

Aufgabe HT 3 - Klausurteil B - 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil A

Fer İnsanoğlu

Diziler: Toplum Kodlama

[...]

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet,

kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar

atan kötü karakterler… Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken

5 biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları

izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Ya yaşadığımız acılara ortak

bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz

de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara

10 seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. [...]

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek edinen bir canlı. Bu

yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi

çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi

önerilir. Hamurumuz böylece şekilleniyor. Çünkü İyi 1 kötü ayırmadan hatta farkı

15 algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu

zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak

da bu elimizde olan bir seçim değildir.

Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu

çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta

20 kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa,

kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun

değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta

ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol

mubahtır” …

25 Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir

ayrım var ve hangi davranışın kime ait olduğu belli. Entelektüel olarak bu böyle olabilir,

ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltı için böyle bir ayrım yoktur.

[...]

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edelim.

30 Tecavüz, kadını aşağılama, şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama

bunlar düşününce bana en korkutucu gelen gizli öğretiler, karakterlerin davranışlarında

saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz bizi, yani toplumu

kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var

demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk!

35 Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde

medya sektörünün bu gücün farkına varmış olması ve bu gücü tüketim hastalığını yaratmak

adına kullanmış olmalarıdır. Ve onları örnek alan daha birçok ülke […], medya unsurlarını

çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı

olarak kullanılır. Dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor

40 demiyorum, ancak farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli

bir silaha dönüşebilir. Fikrimce ülkemizde medya araçlarının, özellikle de dizi sektörünün

sorunu bu.

İzlediğimiz, sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi bu

rollere koyuyor, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole

45 yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde

yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimizin gerçek hayatta yaptığı dedikodular yetmiyor,

dizilerdeki karakterler gerçekmişçesine çekiştiriliyor. Tüm duygular kendini arttıracak

şekilde etki ettiğinden acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya

itiyor bizi. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim

50 arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyor. Dizilerde ortaya konan

olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar,

maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice

mavileşmemesi mümkün mü?

[...]

55 Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde

gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu

için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir

döngüdür. Kültürümüzde bu algılar yaygın çünkü bugüne kadar bunları görüp

iyileştirmeden yineledik, ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu

60 şekilde olmaya devam edecek. Öyleyse konu burada diziler nasıl olmalı sorusuna

dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz.

O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin

artık. […]

65 Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleri.

Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala.

Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma

potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği karakterlerin

özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar izlediğimizi hayal

70 edelim bir. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşır,

hayatımız ve dolayısıyla kültür de bu yönde dönüşür. Hep birlikte yaratmaya

koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura, feraha erebiliriz. Ve bu gerçekten de

bu kadar basit.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve

75 bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider”

deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün,

kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek,

alışkanlıklarımızı yinelemekten özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vermek de

kendimizden başlayarak toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

80 O halde hepimize dönüşüm için kolay gelsin, Allah irademize kuvvet versin.

1 İyi: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist: iyi.

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

4. Türkiye'de yaşayan bir arkadaşınız, Kovid-19 salgını yüzünden kendisinin ve çevresindekilerin ücretli televizyon yayınlarını çok daha fazla izlediğini anlatır. Arkadaşınız, Türkiye'de bu alandaki kullanımın arttığını söyleyerek Almanya'da durumun nasıl olduğunu öğrenmek ister. Bu konuda bulduğunuz metnin içeriğini bir e-posta yazarak arkadaşınıza aktarınız.

[18 Punkte]

Klausurteil B · Ausgangstext

Joachim Hofer

Deutsche geben immer mehr Geld für Pay-TV aus

[...]

München. Die Gaststätten geschlossen, die Fußballstadien verrammelt, die Kinos dicht: Dieses Frühjahr haben die Menschen in Deutschland so viel Zeit wie noch nie zu Hause verbracht. Davon profitieren vor allem Bezahlsender und Online-Videotheken: Der schon seit 5 Jahren anhaltende Aufwärtstrend im Pay-TV bekommt durch Corona einen kräftigen Schub.

„Unsere Nutzung während der Lockdown-Zeit und danach ist gestiegen“, sagte Elke Walthelm, Programmchefin des Bezahlsenders Sky Deutschland, an diesem Dienstag auf einer Online-Pressekonferenz des Vaunet. Dem Medienverband zufolge haben in den letzten Monaten deutlich mehr Menschen Pay-TV geschaut als noch vergangenes Jahr. 2019 zählten 10 die Bezahlkanäle hierzulande monatlich im Schnitt 16,4 Millionen Zuschauer. In den ersten sechs Monaten 2020 waren es laut Angaben des Vaunet-Verbandes 17,1 Millionen. Der März war dabei mit 18,3 Millionen Nutzern ein besonders erfolgreicher Monat für die Anbieter.

„Die Entwicklung ist sehr erfreulich“, bilanzierte auch Katharina Behrends, die Vorsitzende des Arbeitskreises Pay-TV im Vaunet. Und das nicht erst, seit die Pandemie die Leute ans 15 Sofa fesselt. So ist der Umsatz der Bezahlsender und Streaming-Anbieter in Deutschland bereits 2019 um knapp zwölf Prozent auf 3,9 Milliarden Euro in die Höhe geschossen. Auf acht Millionen Abonnenten kamen die Medienfirmen voriges Jahr, 200.000 mehr als noch 2018.

Der in Berlin ansässige Verband Vaunet ist das Sprachrohr der privaten elektronischen Medien in Deutschland und vereint 150 Mitglieder. Dazu zählen die großen TV-Stationen RTL 20 und Pro Sieben, Sat 1, die Telekom und Disney, viele kleinere Medienhäuser, aber auch Angreifer wie der amerikanische Internetriese Amazon. 103 Bezahlkanäle existieren dem Verband zufolge in Deutschland.

Corona ist allerdings nicht nur positiv für die Medienhäuser. Im Frühjahr sei es schwierig gewesen, Filme und Serien zu synchronisieren, klagte Behrends. „Fast alle Anbieter mussten 25 ihre Programmpläne ändern“, erläuterte die Geschäftsführerin von NBC Universal Deutschland. Bei Sky kam deshalb auch Programm mit Untertitel auf den Bildschirm.

[...]

Inzwischen laufe die TV-Produktion in Deutschland aber wieder. Wegen der Hygieneauflagen seien die Aufnahmen zwar teurer, erklärt RTL-Manager Henning Tewes. Aber so sei immerhin 30 der Nachschub für den Herbst und das kommende Jahr gesichert. Das gelte freilich nicht für Serien und Filme aus Amerika.

„Die Produktionsprobleme dort sind deutlich zu sehen“, so Tewes. Was trotz Corona aus den USA komme, werde verspätet geliefert und sei qualitativ dünner. Hollywood als Herz der amerikanischen Filmindustrie leidet darunter, dass das öffentliche Leben wegen steigender 35 Corona-Infektionen in Kalifornien jüngst wieder massiv heruntergefahren werden musste.

Die Pay-TV-Anbieter sind zuversichtlich, dass der Boom anhält, auch wenn die Pandemie eines Tages vorüber sein sollte. „Junge Menschen haben wieder den Weg zum Fernsehen gefunden“, so Vaunet-Geschäftsführer Frank Giersberg. Gleichwohl, so ganz sicher sind sich die Fernsehmacher nicht.

40 Eine Prognose fürs laufende Jahr, wie sie Vaunet sonst stets im Sommer abgibt, verweigerte Giersberg am Dienstag. Es gebe einfach zu viele Unwägbarkeiten.

Du kannst auch nach Themen lernen

Übe ein Thema mit gemischten Aufgaben aus den Prüfungen aller Jahre.

Alle 7 Themen ansehen

Andere Prüfungen 2021

GK · Haupttermin · neu einsetzend (2021) · GK · Haupttermin · neu einsetzend · Weiterbildungskolleg (2021) · LK · Haupttermin · fortgeführt (2021)