Abitur NRW Türkisch 2023 · LK · Haupttermin · fortgeführt

Abiturprüfung Türkisch in Nordrhein-Westfalen 2023, LK · Haupttermin · fortgeführt: 8 Aufgaben mit Lösungen. Mit automatischer Korrektur.

Themen der Prüfung: Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz) · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache) · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A: 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Can Pulak

Deniz salyası, balık çiftlikleri ve Ege

Doğanın intikamı acı oluyor. Kirli hava, kirli toprak derken, denizlerimizin de canına

okuduk. Henüz diğerlerini çözemezken, şimdi de deniz salyası çıktı başımıza.

Biz sorunların üzerine ciddi şekilde değil, ‘dostlar alışverişte görsün’ kafasıyla yürüyen bir

milletiz. Yıllar önce hava kirliliğini ithal kömür ve doğalgazla çözmeye çalıştık. Ama

5 fiyatlar artınca, dar gelirlileri ve küçük şehirleri ucuz olduğu için yine linyit kömürle 1

ısıttık. Öyle olunca, kışları çok yerde kirli havayı geri getirdik. Zirai 2 ilaçlarla

topraklarımızı, sularımızı zehirledik, mevsiminde yemediğimiz sera üretimi sebzelerle

kanseri patlattık. Tavuklarımızı bile insan sağlığına zararlı hormonlarla semirttik 3. Şöyle

üç-beş göz boyayıcı tedbirden sonra, yine bildiğimizi okuduk.

10 Fabrikaların atıklarını denizlere, göllere, nehirlere saldık. Her tarafı kirlettik ve mahvettik.

Denizlerimiz yüzde 96 karadan kirletilmesine rağmen, biz tuttuk deniz araçlarımıza cezayı

basarak, mavi kart uygulamasıyla bütün dünyayı kendimize güldürdük. Belediyeler ve

oteller arıtma tesisleri yapacaklardı, yapanlar enerji masrafından kurtulmak için tesisleri

doğru dürüst çalıştırmadılar. Bunu bile kontrol edemedik. Herkes denize bastı kirli su ve

15 atıklarını. Çevre Bakanlığını kurduk. Birkaç yıl içinde bu bakanlığı etkisiz hale getirdiler,

önce orman sonra da Şehircilik Bakanlığının içinde erittiler. Özel Çevre Koruma

Kurumunu kurduk, onun da tabelasını ve işlevini değiştirdiler, Tabiat Varlıklarını Koruma

Kurumuna çevirdiler. Tabiatımız, doğal güzelliklerimiz, ormanlarımız en çok bu dönemde

mahvoldu.

20 Balık Çiftliklerinin yarattığı ve bazı yerlerde turizmi zorlayan kirlilik hala sürüyor. Gidin

bakın altlarına ve çevresine, denizlerimizin oksijen kaynağı olan Posedonya çayırları yok

olmuş, suyun içi bulanmış, altında hayat ölmüş. Yıllarca yaptığımız mücadele sonucu

yetkililer, çiftlikleri iki mil açığa alarak kirlilik sorununu çözmeye kalkışınca, martıları bile

güldürdüler. Balık çiftlikleri ekonomimize büyük katkı sağlıyor. Avrupa’da yenen her 3

25 balıktan biri bizim çiftliklerden gidiyor. İhracattan iyi para kazanıyoruz. İyi de, üretimi

denizlerimizi kirletmeden de yapabilir, çiftlikleri turizm bölgelerinin dışına taşıyabilir,

havuzların altına bir örtü gererek, balık yem ve dışkılarının suyu kirletme zararını

önleyebiliriz. Bunu süratle yapmazsak, Ege’yi daha da kirletmeye devam ederek, çok yakın

bir gelecekte denizde yüzemeyebilir ve turizme büyük zararlar verebiliriz.

30 İskender Aruoba ülkemizin iyi yetişmiş, deneyimli ve donanımlı bir insanıdır. Sadece

otomotiv sektörünün duayeni 4 değil, kültür balıkçılığını ilk yapan kişilerden de biridir. Hala

yapılamayan yerli otomobili bizim İskender’e bıraksalardı, bugün çoğumuz onun yaptığı

yerli aracı kullanıyor olacaktık. Neyse konumuz o değil, balık çiftlikleri… İskender Aruoba

bundan 14 yıl önce balık çiftliklerindeki kirliliği önleyecek ve atıkları filtre edecek bir

35 icatta bulunarak çok büyük bir ödül kazandı. Bulduğu ve Tarım Bakanlığınca da

desteklenen icadına göre, balık üretim havuzlarının altına serilecek ve otomatik olarak

değişebilecek bir örtüyle, balık yem ve dışkısının denizi kirletmesine engel olacaktı. Ancak

uygulama çalışmalarını hedefine götüreceği sırada, Çevre Bakanlığı denizleri kirletiyorsun

diye kendisine 79 bin lira ceza kesti. Martılar bu cezaya da, eğer kasıkları varsa tutarak

40 tekrar gülüp durmuşlardır.

Bu proje ne oldu biliyormusunuz 5 ? İtalya’nın Salerno Üniversitesi ile Girit’in Heraklion

Üniversitesi, bu bizim Türk buluşunu Ege ve Akdeniz’de uygulamak için çalışmalarını

büyük bir hızla ve çok ciddi bir şekilde sürdürüyor. Yani biz, kendi bulduğumuz formülü

ülkemizde uygulayacakken, başka ülkelere kaptırıyor ve muhtemelen ilerde bunu onlardan

45 çok büyük paralar ödeyerek satın alıp, denizlerimizi balık çiftliklerinin yarattığı kirlilikten

kurtarmaya kalkıyoruz. Allah akıl fikir vermesine veriyor da, onu başkasına kaptırmama

becerisinden bizi mahrum ediyor galiba.

Deniz salyası (müsilaj) yetmedi sanki, şimdi bir de kahverengi Saregassum yosunları Ege

denizini, kıyılarını ve koylarını tehdit etmeye başladı. Bu da çok tehlikeli bir gelişme. İlgili

50 kurumların ve Üniversitelerimizin 6 derhal bu konunun da üzerine eğilmesi lazım. Deniz

salyaları ile çok komik bir şekilde mücadele etmeye başladık. İğneyle kuyu kazıyoruz

sanki. Salyaları borularla ve pompalarla çekiyor, onları plastik muhafazalara dolduruyor,

sonra da bir yerlere atıyoruz ama neresi belli değil. Sır gibi saklıyorlar bunu. Türkiye’ye

turist göndermesini istediğimiz ülkelerin televizyonları, sanki tüm sahillerimiz deniz

55 salyasına bulanmış gibi veriyorlar görüntü ve haberleri. Bu durumda salyalar, virüs

salgınından da beter bir zarar yaratabilir ülkemize.

Günlük politikalarla yönetilmenin, plansız-programsız hareket etmenin zararlarını

yaşıyoruz artık. Şu deniz kirliliği konusunda yıllar önce ciddi çalışmalara başlasaydık eğer,

bugün başımıza salya felaketi gelmeyecekti. Arıtma tesislerini doğru dürüst yapsak,

60 çalıştırsak ve kontrol etseydik, denizlerimiz bu denli kirlenir miydi acaba? Bizim bunları

denetleyecek, sistemi ciddi şekilde çalıştıracak imkanlarımız ve bolca personelimiz var ama

biz doğal zenginliklerimizi onlara değil, Allah’a havale ediyoruz hep. Çevre Bakanlığında

binlerce amir, memur çalışıyor. Bunlar ne yaparlar, niçin masalarından kalkıp da çevreyi bir

kolaçan etmezler? Kim kirletiyor, kim tahrip ediyor diye niye bakmazlar?

65 Türkiye’nin mutlaka ve iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var. Siyasi çevresi de temizlenmeli,

tüm kurumları ve çalışma sistemleri de… Bu kirlilikle devam edeceksek hayatımıza, daha

çooook salyalara bulaşır, başımızı daha büyük belalara sokar, kurtulmamızı da giderek daha

zorlaştırırız.

1 linyit kömür: Enerji değeri düşük, pek çok yönden sağlığa en çok zarar veren kahverengi bir kömür çeşididir.

2 zirai: tarımsal

3 semirtmek: etli, yağlı bir duruma getirmek

4 duayen: Bir işi en iyi yapan, bir işin ustası.

5 biliyormusunuz: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist biliyor musunuz.

6 Üniversitelerimizin: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist üniversitelerimizin.

1. Can Pulak’ın metinde ortaya koyduğu başlıca düşünceleri belirtiniz. (12 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A: 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A

Can Pulak

Deniz salyası, balık çiftlikleri ve Ege

Doğanın intikamı acı oluyor. Kirli hava, kirli toprak derken, denizlerimizin de canına

okuduk. Henüz diğerlerini çözemezken, şimdi de deniz salyası çıktı başımıza.

Biz sorunların üzerine ciddi şekilde değil, ‘dostlar alışverişte görsün’ kafasıyla yürüyen bir

milletiz. Yıllar önce hava kirliliğini ithal kömür ve doğalgazla çözmeye çalıştık. Ama

5 fiyatlar artınca, dar gelirlileri ve küçük şehirleri ucuz olduğu için yine linyit kömürle 1

ısıttık. Öyle olunca, kışları çok yerde kirli havayı geri getirdik. Zirai 2 ilaçlarla

topraklarımızı, sularımızı zehirledik, mevsiminde yemediğimiz sera üretimi sebzelerle

kanseri patlattık. Tavuklarımızı bile insan sağlığına zararlı hormonlarla semirttik 3. Şöyle

üç-beş göz boyayıcı tedbirden sonra, yine bildiğimizi okuduk.

10 Fabrikaların atıklarını denizlere, göllere, nehirlere saldık. Her tarafı kirlettik ve mahvettik.

Denizlerimiz yüzde 96 karadan kirletilmesine rağmen, biz tuttuk deniz araçlarımıza cezayı

basarak, mavi kart uygulamasıyla bütün dünyayı kendimize güldürdük. Belediyeler ve

oteller arıtma tesisleri yapacaklardı, yapanlar enerji masrafından kurtulmak için tesisleri

doğru dürüst çalıştırmadılar. Bunu bile kontrol edemedik. Herkes denize bastı kirli su ve

15 atıklarını. Çevre Bakanlığını kurduk. Birkaç yıl içinde bu bakanlığı etkisiz hale getirdiler,

önce orman sonra da Şehircilik Bakanlığının içinde erittiler. Özel Çevre Koruma

Kurumunu kurduk, onun da tabelasını ve işlevini değiştirdiler, Tabiat Varlıklarını Koruma

Kurumuna çevirdiler. Tabiatımız, doğal güzelliklerimiz, ormanlarımız en çok bu dönemde

mahvoldu.

20 Balık Çiftliklerinin yarattığı ve bazı yerlerde turizmi zorlayan kirlilik hala sürüyor. Gidin

bakın altlarına ve çevresine, denizlerimizin oksijen kaynağı olan Posedonya çayırları yok

olmuş, suyun içi bulanmış, altında hayat ölmüş. Yıllarca yaptığımız mücadele sonucu

yetkililer, çiftlikleri iki mil açığa alarak kirlilik sorununu çözmeye kalkışınca, martıları bile

güldürdüler. Balık çiftlikleri ekonomimize büyük katkı sağlıyor. Avrupa’da yenen her 3

25 balıktan biri bizim çiftliklerden gidiyor. İhracattan iyi para kazanıyoruz. İyi de, üretimi

denizlerimizi kirletmeden de yapabilir, çiftlikleri turizm bölgelerinin dışına taşıyabilir,

havuzların altına bir örtü gererek, balık yem ve dışkılarının suyu kirletme zararını

önleyebiliriz. Bunu süratle yapmazsak, Ege’yi daha da kirletmeye devam ederek, çok yakın

bir gelecekte denizde yüzemeyebilir ve turizme büyük zararlar verebiliriz.

30 İskender Aruoba ülkemizin iyi yetişmiş, deneyimli ve donanımlı bir insanıdır. Sadece

otomotiv sektörünün duayeni 4 değil, kültür balıkçılığını ilk yapan kişilerden de biridir. Hala

yapılamayan yerli otomobili bizim İskender’e bıraksalardı, bugün çoğumuz onun yaptığı

yerli aracı kullanıyor olacaktık. Neyse konumuz o değil, balık çiftlikleri… İskender Aruoba

bundan 14 yıl önce balık çiftliklerindeki kirliliği önleyecek ve atıkları filtre edecek bir

35 icatta bulunarak çok büyük bir ödül kazandı. Bulduğu ve Tarım Bakanlığınca da

desteklenen icadına göre, balık üretim havuzlarının altına serilecek ve otomatik olarak

değişebilecek bir örtüyle, balık yem ve dışkısının denizi kirletmesine engel olacaktı. Ancak

uygulama çalışmalarını hedefine götüreceği sırada, Çevre Bakanlığı denizleri kirletiyorsun

diye kendisine 79 bin lira ceza kesti. Martılar bu cezaya da, eğer kasıkları varsa tutarak

40 tekrar gülüp durmuşlardır.

Bu proje ne oldu biliyormusunuz 5 ? İtalya’nın Salerno Üniversitesi ile Girit’in Heraklion

Üniversitesi, bu bizim Türk buluşunu Ege ve Akdeniz’de uygulamak için çalışmalarını

büyük bir hızla ve çok ciddi bir şekilde sürdürüyor. Yani biz, kendi bulduğumuz formülü

ülkemizde uygulayacakken, başka ülkelere kaptırıyor ve muhtemelen ilerde bunu onlardan

45 çok büyük paralar ödeyerek satın alıp, denizlerimizi balık çiftliklerinin yarattığı kirlilikten

kurtarmaya kalkıyoruz. Allah akıl fikir vermesine veriyor da, onu başkasına kaptırmama

becerisinden bizi mahrum ediyor galiba.

Deniz salyası (müsilaj) yetmedi sanki, şimdi bir de kahverengi Saregassum yosunları Ege

denizini, kıyılarını ve koylarını tehdit etmeye başladı. Bu da çok tehlikeli bir gelişme. İlgili

50 kurumların ve Üniversitelerimizin 6 derhal bu konunun da üzerine eğilmesi lazım. Deniz

salyaları ile çok komik bir şekilde mücadele etmeye başladık. İğneyle kuyu kazıyoruz

sanki. Salyaları borularla ve pompalarla çekiyor, onları plastik muhafazalara dolduruyor,

sonra da bir yerlere atıyoruz ama neresi belli değil. Sır gibi saklıyorlar bunu. Türkiye’ye

turist göndermesini istediğimiz ülkelerin televizyonları, sanki tüm sahillerimiz deniz

55 salyasına bulanmış gibi veriyorlar görüntü ve haberleri. Bu durumda salyalar, virüs

salgınından da beter bir zarar yaratabilir ülkemize.

Günlük politikalarla yönetilmenin, plansız-programsız hareket etmenin zararlarını

yaşıyoruz artık. Şu deniz kirliliği konusunda yıllar önce ciddi çalışmalara başlasaydık eğer,

bugün başımıza salya felaketi gelmeyecekti. Arıtma tesislerini doğru dürüst yapsak,

60 çalıştırsak ve kontrol etseydik, denizlerimiz bu denli kirlenir miydi acaba? Bizim bunları

denetleyecek, sistemi ciddi şekilde çalıştıracak imkanlarımız ve bolca personelimiz var ama

biz doğal zenginliklerimizi onlara değil, Allah’a havale ediyoruz hep. Çevre Bakanlığında

binlerce amir, memur çalışıyor. Bunlar ne yaparlar, niçin masalarından kalkıp da çevreyi bir

kolaçan etmezler? Kim kirletiyor, kim tahrip ediyor diye niye bakmazlar?

65 Türkiye’nin mutlaka ve iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var. Siyasi çevresi de temizlenmeli,

tüm kurumları ve çalışma sistemleri de… Bu kirlilikle devam edeceksek hayatımıza, daha

çooook salyalara bulaşır, başımızı daha büyük belalara sokar, kurtulmamızı da giderek daha

zorlaştırırız.

1 linyit kömür: Enerji değeri düşük, pek çok yönden sağlığa en çok zarar veren kahverengi bir kömür çeşididir.

2 zirai: tarımsal

3 semirtmek: etli, yağlı bir duruma getirmek

4 duayen: Bir işi en iyi yapan, bir işin ustası.

5 biliyormusunuz: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist biliyor musunuz.

6 Üniversitelerimizin: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist üniversitelerimizin.

2. Metnin biçimsel ve dilsel özelliklerinden yola çıkarak yazarın eleştirisini belirleyiniz ve bu eleştiriyi okura nasıl aktardığını inceleyiniz. (17 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A: 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Can Pulak

Deniz salyası, balık çiftlikleri ve Ege

Doğanın intikamı acı oluyor. Kirli hava, kirli toprak derken, denizlerimizin de canına

okuduk. Henüz diğerlerini çözemezken, şimdi de deniz salyası çıktı başımıza.

Biz sorunların üzerine ciddi şekilde değil, ‘dostlar alışverişte görsün’ kafasıyla yürüyen bir

milletiz. Yıllar önce hava kirliliğini ithal kömür ve doğalgazla çözmeye çalıştık. Ama

5 fiyatlar artınca, dar gelirlileri ve küçük şehirleri ucuz olduğu için yine linyit kömürle 1

ısıttık. Öyle olunca, kışları çok yerde kirli havayı geri getirdik. Zirai 2 ilaçlarla

topraklarımızı, sularımızı zehirledik, mevsiminde yemediğimiz sera üretimi sebzelerle

kanseri patlattık. Tavuklarımızı bile insan sağlığına zararlı hormonlarla semirttik 3. Şöyle

üç-beş göz boyayıcı tedbirden sonra, yine bildiğimizi okuduk.

10 Fabrikaların atıklarını denizlere, göllere, nehirlere saldık. Her tarafı kirlettik ve mahvettik.

Denizlerimiz yüzde 96 karadan kirletilmesine rağmen, biz tuttuk deniz araçlarımıza cezayı

basarak, mavi kart uygulamasıyla bütün dünyayı kendimize güldürdük. Belediyeler ve

oteller arıtma tesisleri yapacaklardı, yapanlar enerji masrafından kurtulmak için tesisleri

doğru dürüst çalıştırmadılar. Bunu bile kontrol edemedik. Herkes denize bastı kirli su ve

15 atıklarını. Çevre Bakanlığını kurduk. Birkaç yıl içinde bu bakanlığı etkisiz hale getirdiler,

önce orman sonra da Şehircilik Bakanlığının içinde erittiler. Özel Çevre Koruma

Kurumunu kurduk, onun da tabelasını ve işlevini değiştirdiler, Tabiat Varlıklarını Koruma

Kurumuna çevirdiler. Tabiatımız, doğal güzelliklerimiz, ormanlarımız en çok bu dönemde

mahvoldu.

20 Balık Çiftliklerinin yarattığı ve bazı yerlerde turizmi zorlayan kirlilik hala sürüyor. Gidin

bakın altlarına ve çevresine, denizlerimizin oksijen kaynağı olan Posedonya çayırları yok

olmuş, suyun içi bulanmış, altında hayat ölmüş. Yıllarca yaptığımız mücadele sonucu

yetkililer, çiftlikleri iki mil açığa alarak kirlilik sorununu çözmeye kalkışınca, martıları bile

güldürdüler. Balık çiftlikleri ekonomimize büyük katkı sağlıyor. Avrupa’da yenen her 3

25 balıktan biri bizim çiftliklerden gidiyor. İhracattan iyi para kazanıyoruz. İyi de, üretimi

denizlerimizi kirletmeden de yapabilir, çiftlikleri turizm bölgelerinin dışına taşıyabilir,

havuzların altına bir örtü gererek, balık yem ve dışkılarının suyu kirletme zararını

önleyebiliriz. Bunu süratle yapmazsak, Ege’yi daha da kirletmeye devam ederek, çok yakın

bir gelecekte denizde yüzemeyebilir ve turizme büyük zararlar verebiliriz.

30 İskender Aruoba ülkemizin iyi yetişmiş, deneyimli ve donanımlı bir insanıdır. Sadece

otomotiv sektörünün duayeni 4 değil, kültür balıkçılığını ilk yapan kişilerden de biridir. Hala

yapılamayan yerli otomobili bizim İskender’e bıraksalardı, bugün çoğumuz onun yaptığı

yerli aracı kullanıyor olacaktık. Neyse konumuz o değil, balık çiftlikleri… İskender Aruoba

bundan 14 yıl önce balık çiftliklerindeki kirliliği önleyecek ve atıkları filtre edecek bir

35 icatta bulunarak çok büyük bir ödül kazandı. Bulduğu ve Tarım Bakanlığınca da

desteklenen icadına göre, balık üretim havuzlarının altına serilecek ve otomatik olarak

değişebilecek bir örtüyle, balık yem ve dışkısının denizi kirletmesine engel olacaktı. Ancak

uygulama çalışmalarını hedefine götüreceği sırada, Çevre Bakanlığı denizleri kirletiyorsun

diye kendisine 79 bin lira ceza kesti. Martılar bu cezaya da, eğer kasıkları varsa tutarak

40 tekrar gülüp durmuşlardır.

Bu proje ne oldu biliyormusunuz 5 ? İtalya’nın Salerno Üniversitesi ile Girit’in Heraklion

Üniversitesi, bu bizim Türk buluşunu Ege ve Akdeniz’de uygulamak için çalışmalarını

büyük bir hızla ve çok ciddi bir şekilde sürdürüyor. Yani biz, kendi bulduğumuz formülü

ülkemizde uygulayacakken, başka ülkelere kaptırıyor ve muhtemelen ilerde bunu onlardan

45 çok büyük paralar ödeyerek satın alıp, denizlerimizi balık çiftliklerinin yarattığı kirlilikten

kurtarmaya kalkıyoruz. Allah akıl fikir vermesine veriyor da, onu başkasına kaptırmama

becerisinden bizi mahrum ediyor galiba.

Deniz salyası (müsilaj) yetmedi sanki, şimdi bir de kahverengi Saregassum yosunları Ege

denizini, kıyılarını ve koylarını tehdit etmeye başladı. Bu da çok tehlikeli bir gelişme. İlgili

50 kurumların ve Üniversitelerimizin 6 derhal bu konunun da üzerine eğilmesi lazım. Deniz

salyaları ile çok komik bir şekilde mücadele etmeye başladık. İğneyle kuyu kazıyoruz

sanki. Salyaları borularla ve pompalarla çekiyor, onları plastik muhafazalara dolduruyor,

sonra da bir yerlere atıyoruz ama neresi belli değil. Sır gibi saklıyorlar bunu. Türkiye’ye

turist göndermesini istediğimiz ülkelerin televizyonları, sanki tüm sahillerimiz deniz

55 salyasına bulanmış gibi veriyorlar görüntü ve haberleri. Bu durumda salyalar, virüs

salgınından da beter bir zarar yaratabilir ülkemize.

Günlük politikalarla yönetilmenin, plansız-programsız hareket etmenin zararlarını

yaşıyoruz artık. Şu deniz kirliliği konusunda yıllar önce ciddi çalışmalara başlasaydık eğer,

bugün başımıza salya felaketi gelmeyecekti. Arıtma tesislerini doğru dürüst yapsak,

60 çalıştırsak ve kontrol etseydik, denizlerimiz bu denli kirlenir miydi acaba? Bizim bunları

denetleyecek, sistemi ciddi şekilde çalıştıracak imkanlarımız ve bolca personelimiz var ama

biz doğal zenginliklerimizi onlara değil, Allah’a havale ediyoruz hep. Çevre Bakanlığında

binlerce amir, memur çalışıyor. Bunlar ne yaparlar, niçin masalarından kalkıp da çevreyi bir

kolaçan etmezler? Kim kirletiyor, kim tahrip ediyor diye niye bakmazlar?

65 Türkiye’nin mutlaka ve iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var. Siyasi çevresi de temizlenmeli,

tüm kurumları ve çalışma sistemleri de… Bu kirlilikle devam edeceksek hayatımıza, daha

çooook salyalara bulaşır, başımızı daha büyük belalara sokar, kurtulmamızı da giderek daha

zorlaştırırız.

1 linyit kömür: Enerji değeri düşük, pek çok yönden sağlığa en çok zarar veren kahverengi bir kömür çeşididir.

2 zirai: tarımsal

3 semirtmek: etli, yağlı bir duruma getirmek

4 duayen: Bir işi en iyi yapan, bir işin ustası.

5 biliyormusunuz: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist biliyor musunuz.

6 Üniversitelerimizin: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist üniversitelerimizin.

3. Aşağıda verilen görevlerden birini seçerek cevaplayınız.

a)

“Bunu süratle yapmazsak, Ege’yi daha da kirletmeye devam ederek, çok yakın bir gelecekte denizde yüzemeyebilir ve turizme büyük zararlar verebiliriz.” (Z. 28 – 29)

Bu alıntıyı değerlendiriniz; kendi gözlemlerinizden ve derste öğrendiklerinizden yararlanarak konu hakkındaki düşüncenizi ortaya koyunuz. (13 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil A: 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Can Pulak

Deniz salyası, balık çiftlikleri ve Ege

Doğanın intikamı acı oluyor. Kirli hava, kirli toprak derken, denizlerimizin de canına

okuduk. Henüz diğerlerini çözemezken, şimdi de deniz salyası çıktı başımıza.

Biz sorunların üzerine ciddi şekilde değil, ‘dostlar alışverişte görsün’ kafasıyla yürüyen bir

milletiz. Yıllar önce hava kirliliğini ithal kömür ve doğalgazla çözmeye çalıştık. Ama

5 fiyatlar artınca, dar gelirlileri ve küçük şehirleri ucuz olduğu için yine linyit kömürle 1

ısıttık. Öyle olunca, kışları çok yerde kirli havayı geri getirdik. Zirai 2 ilaçlarla

topraklarımızı, sularımızı zehirledik, mevsiminde yemediğimiz sera üretimi sebzelerle

kanseri patlattık. Tavuklarımızı bile insan sağlığına zararlı hormonlarla semirttik 3. Şöyle

üç-beş göz boyayıcı tedbirden sonra, yine bildiğimizi okuduk.

10 Fabrikaların atıklarını denizlere, göllere, nehirlere saldık. Her tarafı kirlettik ve mahvettik.

Denizlerimiz yüzde 96 karadan kirletilmesine rağmen, biz tuttuk deniz araçlarımıza cezayı

basarak, mavi kart uygulamasıyla bütün dünyayı kendimize güldürdük. Belediyeler ve

oteller arıtma tesisleri yapacaklardı, yapanlar enerji masrafından kurtulmak için tesisleri

doğru dürüst çalıştırmadılar. Bunu bile kontrol edemedik. Herkes denize bastı kirli su ve

15 atıklarını. Çevre Bakanlığını kurduk. Birkaç yıl içinde bu bakanlığı etkisiz hale getirdiler,

önce orman sonra da Şehircilik Bakanlığının içinde erittiler. Özel Çevre Koruma

Kurumunu kurduk, onun da tabelasını ve işlevini değiştirdiler, Tabiat Varlıklarını Koruma

Kurumuna çevirdiler. Tabiatımız, doğal güzelliklerimiz, ormanlarımız en çok bu dönemde

mahvoldu.

20 Balık Çiftliklerinin yarattığı ve bazı yerlerde turizmi zorlayan kirlilik hala sürüyor. Gidin

bakın altlarına ve çevresine, denizlerimizin oksijen kaynağı olan Posedonya çayırları yok

olmuş, suyun içi bulanmış, altında hayat ölmüş. Yıllarca yaptığımız mücadele sonucu

yetkililer, çiftlikleri iki mil açığa alarak kirlilik sorununu çözmeye kalkışınca, martıları bile

güldürdüler. Balık çiftlikleri ekonomimize büyük katkı sağlıyor. Avrupa’da yenen her 3

25 balıktan biri bizim çiftliklerden gidiyor. İhracattan iyi para kazanıyoruz. İyi de, üretimi

denizlerimizi kirletmeden de yapabilir, çiftlikleri turizm bölgelerinin dışına taşıyabilir,

havuzların altına bir örtü gererek, balık yem ve dışkılarının suyu kirletme zararını

önleyebiliriz. Bunu süratle yapmazsak, Ege’yi daha da kirletmeye devam ederek, çok yakın

bir gelecekte denizde yüzemeyebilir ve turizme büyük zararlar verebiliriz.

30 İskender Aruoba ülkemizin iyi yetişmiş, deneyimli ve donanımlı bir insanıdır. Sadece

otomotiv sektörünün duayeni 4 değil, kültür balıkçılığını ilk yapan kişilerden de biridir. Hala

yapılamayan yerli otomobili bizim İskender’e bıraksalardı, bugün çoğumuz onun yaptığı

yerli aracı kullanıyor olacaktık. Neyse konumuz o değil, balık çiftlikleri… İskender Aruoba

bundan 14 yıl önce balık çiftliklerindeki kirliliği önleyecek ve atıkları filtre edecek bir

35 icatta bulunarak çok büyük bir ödül kazandı. Bulduğu ve Tarım Bakanlığınca da

desteklenen icadına göre, balık üretim havuzlarının altına serilecek ve otomatik olarak

değişebilecek bir örtüyle, balık yem ve dışkısının denizi kirletmesine engel olacaktı. Ancak

uygulama çalışmalarını hedefine götüreceği sırada, Çevre Bakanlığı denizleri kirletiyorsun

diye kendisine 79 bin lira ceza kesti. Martılar bu cezaya da, eğer kasıkları varsa tutarak

40 tekrar gülüp durmuşlardır.

Bu proje ne oldu biliyormusunuz 5 ? İtalya’nın Salerno Üniversitesi ile Girit’in Heraklion

Üniversitesi, bu bizim Türk buluşunu Ege ve Akdeniz’de uygulamak için çalışmalarını

büyük bir hızla ve çok ciddi bir şekilde sürdürüyor. Yani biz, kendi bulduğumuz formülü

ülkemizde uygulayacakken, başka ülkelere kaptırıyor ve muhtemelen ilerde bunu onlardan

45 çok büyük paralar ödeyerek satın alıp, denizlerimizi balık çiftliklerinin yarattığı kirlilikten

kurtarmaya kalkıyoruz. Allah akıl fikir vermesine veriyor da, onu başkasına kaptırmama

becerisinden bizi mahrum ediyor galiba.

Deniz salyası (müsilaj) yetmedi sanki, şimdi bir de kahverengi Saregassum yosunları Ege

denizini, kıyılarını ve koylarını tehdit etmeye başladı. Bu da çok tehlikeli bir gelişme. İlgili

50 kurumların ve Üniversitelerimizin 6 derhal bu konunun da üzerine eğilmesi lazım. Deniz

salyaları ile çok komik bir şekilde mücadele etmeye başladık. İğneyle kuyu kazıyoruz

sanki. Salyaları borularla ve pompalarla çekiyor, onları plastik muhafazalara dolduruyor,

sonra da bir yerlere atıyoruz ama neresi belli değil. Sır gibi saklıyorlar bunu. Türkiye’ye

turist göndermesini istediğimiz ülkelerin televizyonları, sanki tüm sahillerimiz deniz

55 salyasına bulanmış gibi veriyorlar görüntü ve haberleri. Bu durumda salyalar, virüs

salgınından da beter bir zarar yaratabilir ülkemize.

Günlük politikalarla yönetilmenin, plansız-programsız hareket etmenin zararlarını

yaşıyoruz artık. Şu deniz kirliliği konusunda yıllar önce ciddi çalışmalara başlasaydık eğer,

bugün başımıza salya felaketi gelmeyecekti. Arıtma tesislerini doğru dürüst yapsak,

60 çalıştırsak ve kontrol etseydik, denizlerimiz bu denli kirlenir miydi acaba? Bizim bunları

denetleyecek, sistemi ciddi şekilde çalıştıracak imkanlarımız ve bolca personelimiz var ama

biz doğal zenginliklerimizi onlara değil, Allah’a havale ediyoruz hep. Çevre Bakanlığında

binlerce amir, memur çalışıyor. Bunlar ne yaparlar, niçin masalarından kalkıp da çevreyi bir

kolaçan etmezler? Kim kirletiyor, kim tahrip ediyor diye niye bakmazlar?

65 Türkiye’nin mutlaka ve iyice bir temizlenmeye ihtiyacı var. Siyasi çevresi de temizlenmeli,

tüm kurumları ve çalışma sistemleri de… Bu kirlilikle devam edeceksek hayatımıza, daha

çooook salyalara bulaşır, başımızı daha büyük belalara sokar, kurtulmamızı da giderek daha

zorlaştırırız.

1 linyit kömür: Enerji değeri düşük, pek çok yönden sağlığa en çok zarar veren kahverengi bir kömür çeşididir.

2 zirai: tarımsal

3 semirtmek: etli, yağlı bir duruma getirmek

4 duayen: Bir işi en iyi yapan, bir işin ustası.

5 biliyormusunuz: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist biliyor musunuz.

6 Üniversitelerimizin: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist üniversitelerimizin.

3. Aşağıda verilen sorulardan birini seçin ve cevaplayınız.

b)

Can Pulak’ın metnini çok ilgiyle okudunuz, metin sizi etkiledi ve yazara bir okur mektubu göndermek istiyorsunuz. Derste öğrendiklerinizden ve kendi gözlemlerinizden hareketle, Türkiye’deki ve Almanya’daki çevre korumayı da dikkate alan bir okur mektubu yazınız. (13 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Klausurteil B: 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

Klausurteil B

Judith Kesseler

Tschüss „Fräulein“! Warum wir uns von Anreden nicht länger kleinhalten lassen

[...]

Vor 50 Jahren wurde der Begriff „Fräulein“ aus dem Behördendeutsch verbannt. Zuvor war er

die offizielle Anrede für unverheiratete Frauen, unabhängig von ihrem Alter, und wurde damit

nicht nur in offiziellen Dokumenten vermerkt, sondern auch für die persönliche und schrift-

5 liche Ansprache genutzt. Eine Frau wurde also, wann immer mit ihr oder über sie gesprochen

wurde, in eine Schublade gesteckt: verheiratet oder nicht verheiratet. Letzteres wurde von

Männern nicht selten als Aufforderung verstanden, das „Fräulein“ zu umwerben – schließlich

musste sie ja noch unter die Haube gebracht werden, um zur Frau aufzusteigen. Der Begriff

ist eine Verniedlichung des Wortes Frau und zeigt: Diese Person ist nicht für voll zu nehmen.

10 [...]

Bereits ab 1950 begannen sich Frauen gegen die Bezeichnung „Fräulein“ zu wehren. Zu dieser

Zeit wandelte sich das Frauenbild stark und der Ruf nach Gleichberechtigung wurde lauter.

Fünf Jahre später trat ein Erlass für die Bundesbehörden in Kraft, wonach jede unverheiratete

Frau, die dies wünsche, im „amtlichen Verkehr“ als „Frau“ zu bezeichnen sei. Diesen Wunsch

15 musste die Frau jedoch erkennbar und aktiv äußern. Es dauerte weitere sieben Jahre, bis sich

dieses Vorgehen umkehrte: Am 16. Januar 1972 wurde ein weiterer Erlass verkündet, laut dem

es nur noch die Bezeichnungen „Herr“ und „Frau“ geben sollte. Darin wurde festgestellt, dass

„Frau“ kein Titel und keine Bezeichnung sei, die „verliehen werden müsste oder könnte“. Die

Bezeichnung „Fräulein“ wurde ab sofort nur noch verwendet, wenn eine Frau dies explizit

20 wünschte. Mitte der 70er Jahre wurde der letzte behördliche Vordruck vernichtet, auf dem ein

„Fräulein“ vorkam.

[...]

Dass es mit dem „Fräulein“ eine Bezeichnung für unverheiratete Frauen gab, unverheiratete

Männer aber nicht „Herrlein“, sondern höchstens einmal „Junggeselle“ genannt wurden, ist

25 kein Zufall, sondern das Spiegelbild patriarchaler Machtstrukturen. Männer verdienten das

Geld, Frauen waren von ihnen abhängig und mussten heiraten, um sich abzusichern. Erst seit

1977, fünf Jahre nach der Abschaffung des „Fräulein“, dürfen Frauen überhaupt ohne das Ein-

verständnis ihres Ehemanns arbeiten.

[...]

30 In den letzten 50 Jahren hat sich in Sachen Gleichberechtigung zwar einiges getan, am Ziel

sind wir aber noch lange nicht. Erwachsene Frauen werden auch heute immer wieder als

„Mädchen“, „Mädel“, „Kleine“ oder „junge Dame“ angesprochen. Diese Bezeichnungen

geben zwar keine Auskunft darüber, ob jemand verheiratet ist oder nicht, halten die Person

aber klein. „Ich erlebe es immer wieder, dass eine Frau ‘Mädchen’ genannt wird. Das passiert

35 auf Social Media und auch im Kontext der Arbeit“, sagt Katharina Nocun, Bürgerrechtlerin

und Publizistin gegenüber dem ZDF. Anfang Januar schrieb sie in einem Tweet: „[...] Ich bin

Mitte 30 & hab diese Strategie der Infantilisierung von Frauen, um ihnen Kompetenz abzu-

sprechen, mehr als satt.“ Sie selbst blockiert seitdem Männer in den sozialen Medien, die sie

entsprechend bezeichnen.

40 [...]

Dort, wo die Realität unbequem wird, werden Frauen besonders gern sprachlich abgewertet.

So werden zum Beispiel die Klimaaktivistinnen Luisa Neubauer und Greta Thunberg von

einigen Politiker:innen und in den sozialen Medien immer wieder als „Gören“ bezeichnet.

Laut Duden ein (vorwitziges, freches kleines) Mädchen. Die Sprachwissenschaftlerin Profes-

45 sorin Kirsten Schindler von der Universität Köln sagt im ZDF: „Mit einer verniedlichenden

Ansprache sollen Aspekte in den Blick gerückt werden, die eigentlich am Rande stehen. Der

Begriff ‘Mädchen’ rückt das Alter in den Blick und damit zum Beispiel die Geschäftsfähig-

keit.“ Die abwertende Sprache sei ein rhetorisches Mittel, um dem Gegenüber nicht auf Augen-

höhe zu begegnen, und schaffe eine Asymmetrie, so Schindler. Auf Dauer sei das schwer aus-

50 zuhalten und könnte dazu führen, dass sich einige Frauen aus der öffentlichen Debatte zurück-

ziehen.

[...]

4. İstanbul'da yaşayan kız arkadaşınız, Dünya Kadınlar Günü kapsamında geçmişte ve günümüzde farklı ülkelerdeki ayrımcılığı konu edinen bir sunum hazırlamaktadır. Araştırması sırasında Almanya'da uzun süre boyunca kadınları kalıplaşmış biçimde tanımlayan “Fräulein” sözcüğünün kullanıldığını fark etmiştir. Sizden bu kavram hakkında bilgi toplamanızı rica eder. Bu konuda bir metne ulaştınız. Metindeki önemli bilgileri arkadaşınıza bir e-posta yazarak iletiniz. (18 Punkte)

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A: 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Ahmet Reşat; eşi Behice Hanım, teyzesi Saraylıhanım ve kızları Leman ile Suat'la birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde işgal altındaki bir şehirde yaşayan bir ailenin reisidir. Maliye Nazırı olan Ahmet Reşat, görevi yüzünden eşinin doğum yaptığı sırada konakta bulunamaz. İşini bitirince konağa geri döner.

Ayşe Kulin

VEDA

Esir Şehirde Bir Konak

[...]

Ahmet Reşat, günün sonunda evine bitkin bir halde dönerken kendini son derece suçlu hissediyordu. Tek tesellisi Mahir’i 1 Behice’nin başına yollamış olmasıydı. Leman’ın doğumunun dışında, diğer doğumlarda karısının başında bulunamamıştı. Hele bir önceki doğum ölü bir bebekle sonlandığında, karısına manen yardımcı olamadığı için çok vicdan azabı çekmişti ama elinden ne gelirdi ki! Aynı şehirde bile değildiler. Halbuki bu gün, evine o kadar yakınken, yine gidememişti işte Behice’nin başına. İçinden doğumun henüz gerçekleşmemiş olması için dua etti. Belki de hâlâ sancı çekiyordu Behice. Zaten bebek doğmuş olsa, Hüsnü Efendi’yi ya da bir başkasını yollatıp müjdeyi vermezler miydi?

Nezaret’ten çıktıktan sonra araba bulamamış, sahanlığından salkım saçak insanların sarktığı çok kalabalık bir tramvaya atlamıştı zar zor. Divanyolu’nda inmiş, sokağının başına gelinceye kadar koşmuştu. Köşeyi dönünce yavaşladı, bir an durup soluklandı ve tekrar koşar adım evine yürüdü. Kapının sürgüsünü açtı, bahçeye girdi. Ev sessizdi. Bebek ağlaması filan duyulmuyordu bahçeden. Başını kaldırıp pencerelere baktı. Oturma odası karanlıktı. Yatak odalarının perdeleri çekiliydi ama selamlıkta ışık vardı. Herhalde Mahir onun eve dönmesini bekliyordu.

Bahçede yürürken, Hüsnü Efendi konağın kapısını açtı, içeri girmesini bekledi. Taşlıkta da kimseler yoktu. Doğum olan evlerde telaş, heyecan, coşku olurdu. İçine bir kurt düştü.

“Doğum oldu mu?” diye sordu korka korka.

“Öğlen saatlerinde,” dedi Hüsnü Efendi.

“Neden bana haber vermediniz?”

“Hanımefendi istemedi.”

Canı büsbütün sıkıldı Ahmet Reşat’ın. Selamlığın kapısını açtı, Mahir oturduğu koltukta, kitabı dizlerinin üzerinde, uyuyakalmıştı.

“Mahir Bey!”

Mahir yerinden fırlarken kitabını yere düşürdü.

“Bir şey mi oldu? Kötü bir şey oldu değil mi? Söyleyin bana? Behice iyi mi? Bebek yaşıyor mu?”

“Herkes iyi. Behice Hanım da, bebek de sıhhat ve afiyetteler.”

“O zaman nedir bu sessizlik? Neden bana haber yollanmadı? Teyzem niye ortalarda değil? Kızlar nerede?”

“Behice Hanım yorgun. Bir müsekkin verdim, uyuyor.”

“Diğerleri?”

“Odalarına çekildiler.”

“Mahir, anlatın bana, doğum zor mu oldu? Nedir bu esrarengiz hava? Bebeğin bir zoru mu var, eli ayağı düzgün mü, Allahaşkına söyleyin.”

“Reşat Bey, oturun şöyle. Hiçbir kötü şey yok… Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Yalnız herkes biraz sukutu hayale uğradı. Saraylıhanım’la Behice Hanım pek üzüldüler çünkü…”

“Çünkü ne?”

“Çünkü bebek yine kız geldi. Yani bir kızınız daha var.”

“Sağlam, sıhhatli mi?”

“Elbette. Çok da güzel.”

“Allahım, sana şükürler olsun,” dedi Ahmet Reşat. “Ödüm patladı azizim. Bir terslik var zannettim. Nerede bebek şimdi?”

“Annesini uyandırmasın diye, Saraylıhanım bebeğin beşiğini Mehpare’nin 2 odasına götürdü. Pek ağladı Behice Hanım. Pek mahzun oldu. Onu teselli etmemiz gerekecek. Biraz hırçınlık yaparsa kusuruna bakmayın. Lohusalarda olur böyle gelgitli ruh halleri. Sakın üstüne varmayın Reşat Bey.”

“Kız doğurdu diye ona kızacağımı mı sanıyorsunuz? Beni hiç mi tanımadınız Mahir Bey?”

“Estağfurullah efendim. Evin hanımları o kadar üzüldüler ki, siz illa da erkek bekliyorsunuz zannettim. Leman Hanım’ın bile canı sıkıldı. Bebeğin bütün çeyizini mavi işlemiş.”

“Deli mi bunlar?”

Ahmet Reşat kapıyı açıp dışarı seslendi. Kalfa koşarak geldi, elini öpüp tebriklerini sundu.

“Saraylıhanım’a, Mehpare Hanım’a ve kızlara haber verin, hepsi oturma odasında toplansın,” dedi evin beyi, “Gülfidan Kalfa, bu ne biçim iş, tıs çıkmıyor. Doğum olan ev böyle mi olur? Lohusa şerbeti hazırladınız mı?”

“Elbette.”

“İkramı yukarı odada yapın. Zehra’ya da haber verin, hazırlıklara yardım etsin. Allah’ın gücüne gidecek,” dedi Reşat Bey, “evden cenaze çıkmış gibi, ne bu Allahaşkınıza?”

Az sonra, orta kata kucağında kundakla Mehpare geldi. Battaniyeleri aralayıp uyuyan bebeğin yüzüne baktı babası.

“Aman Allahım!” dedi Ahmet Reşat, “Ne kadar minik bu!”

“Biraz erken doğdu,” dedi Mahir. Reşat Bey’in endişeli yüzünü görünce atıldı. “Hiç önemli değil. Yakında toparlar. Pek şeker bir şey.”

Bebeğin erken doğmasına için için sevinen Mehpare, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Altın gibi saçları var, bakın,” dedi, “tenini görseniz, bembeyaz, süt gibi, burnu hokka, dudaklar sanki kalemle çizilmiş. Pek güzel bir kız maaşallah!”

“Madem bu kadar güzel bir yüzü var, adı Sabahat olsun,” dedi Ahmet Reşat.

“Şansı da güzel olur inşallah,” diyerek içeri girdi Saraylıhanım. Teyzesinin elini öptü Reşat Bey, “Erkek olmadı diye üzülmüşsünüz, öyle mi teyzeciğim?” diye sordu.

“Aman ben ne üzüleceğim, üzülen sen olmalısın, sürecek olan soy seninki,” dedi Saraylıhanım, hırçın bir sesle. “Behice uyandı, seni yanına istiyor.”

Ahmet Reşat, bebeği Mehpare’nin kollarından aldı, bağrına bastı, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladı. Leman’la Suat paldır küldür aşağı iniyorlardı.

“Biraz dikkatli olun hanımlar, kardeşinizi uyandıracaksınız,” dedi yavaşca 3.

“Ah beybaba! Yine kız oldu, biliyorsunuz, değil mi?” diye sordu Leman.

“Ben kızlarımdan çok memnunum efendim. Gayet iyi oldu.”

“Adını ne koyacağız?”

“Adı, valideniz itiraz etmez ise Sabahat olacak.”

“Sabah rüzgârı mı demek?”

“Hayır. Sabahat, yüz güzelliği, sima letafeti demek. Sizler gibi, bu kardeşiniz de çok güzel olacak. Şimdiden belli.”

“Biz güzel miyiz beybaba?” diye kıkırdadı Suat.

“Güzelsiniz ama güzellik yetmez, akıllı, malumatlı ve iyi huylu da olun,” dedi Ahmet Reşat.

Behice, işlemeli yastıkların üzerinde, bembeyaz bir manolya gibi bitkin yatıyordu. Gözleri ağlamaktan şiş ve kıpkırmızıydı. Ahmet Reşat’ı görünce, “Yine beceremedim, bey,” dedi zayıf bir sesle, “sizi yine sukutu hayale uğrattım.”

“O nasıl laf Behice Hanım! Bana güzeller güzeli bir kız daha verdiniz. Dünyalar benim oldu. Bakın şunun yüzünün inceliğine, zarafetine. Daha şimdiden altın rengi saçları var. Belli ki size benzeyecek. İsmini, yüzünün güzelliği için, Sabahat koydum, itirazınız veya başka bir tercihiniz var mı?”

“Ben Raif İbrahim’i bekliyordum, kız ismi hazırlamamıştım,” dedi Behice.

“O ismi bir dahaki sefere koyarız.”

“Allah bana bir erkek evlat nasip etmeyecek.”

“Allah’ın işine karışılmaz, hanım. Hayırlı damatlar nasip eder inşallah. Şimdi, bu güzel kızımız ailemize de, milletimize de uğurlar getirsin.” Kızını karısının kollarına bıraktı Ahmet Reşat.

“Çok halsizim bey, uyur kalırım, düşer kollarımdan. Sabahat’i Mehpare’ye verin, emzirme zamanı gelene kadar o meşgul olsun, e mi.”

Ahmet Reşat karısının alnına bir öpücük kondurup bebeği tekrar kollarına aldı. “Siz uyuyun, dinlenin güzelim,” dedi, “yarın bizim hocayı çağırırız, bir güzel okur kızımızı.”

Odadan çıktı, merdivenleri inerken burnunu bebeğin ipek gibi yumuşak boynuna dayayıp kokladı. “Minicik Sabahat Hanım,” dedi, “kız olduğun için valideni üzdün, lakin ben seni tıpkı bir erkek evlatmış gibi itina ile tahsil ettireceğim, tuttuğunu koparan bir kız olacaksın inşallah.” Sonra merdivenlerin basamaklarına oturdu, kucağındaki kızının kulağına dua ile adını okudu, üfledi.

[...]

1 Mahir Bey ailenin hem hekimi hem de dostudur.

2 Mehpare, Saraylıhanım'ın uzaktan akrabasıdır ve onun himayesi altında konakta yetişmiş, Saraylıhanım'ın torunu ile evlidir.

3 yavaşca: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yavaşça.

1. Ayşe Kulin’in “Veda” adlı romanından alınan bölümün içeriğini özetleyiniz. [13 Punkte]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A: 2 · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache)

Klausurteil A

Ahmet Reşat; eşi Behice Hanım, teyzesi Saraylıhanım ve kızları Leman ile Suat'la birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde işgal altındaki bir şehirde yaşayan bir ailenin reisidir. Maliye Nazırı olan Ahmet Reşat, görevi yüzünden eşinin doğum yaptığı sırada konakta bulunamaz. İşini bitirince konağa geri döner.

Ayşe Kulin

VEDA

Esir Şehirde Bir Konak

[...]

Ahmet Reşat, günün sonunda evine bitkin bir halde dönerken kendini son derece suçlu hissediyordu. Tek tesellisi Mahir’i 1 Behice’nin başına yollamış olmasıydı. Leman’ın doğumunun dışında, diğer doğumlarda karısının başında bulunamamıştı. Hele bir önceki doğum ölü bir bebekle sonlandığında, karısına manen yardımcı olamadığı için çok vicdan azabı çekmişti ama elinden ne gelirdi ki! Aynı şehirde bile değildiler. Halbuki bu gün, evine o kadar yakınken, yine gidememişti işte Behice’nin başına. İçinden doğumun henüz gerçekleşmemiş olması için dua etti. Belki de hâlâ sancı çekiyordu Behice. Zaten bebek doğmuş olsa, Hüsnü Efendi’yi ya da bir başkasını yollatıp müjdeyi vermezler miydi?

Nezaret’ten çıktıktan sonra araba bulamamış, sahanlığından salkım saçak insanların sarktığı çok kalabalık bir tramvaya atlamıştı zar zor. Divanyolu’nda inmiş, sokağının başına gelinceye kadar koşmuştu. Köşeyi dönünce yavaşladı, bir an durup soluklandı ve tekrar koşar adım evine yürüdü. Kapının sürgüsünü açtı, bahçeye girdi. Ev sessizdi. Bebek ağlaması filan duyulmuyordu bahçeden. Başını kaldırıp pencerelere baktı. Oturma odası karanlıktı. Yatak odalarının perdeleri çekiliydi ama selamlıkta ışık vardı. Herhalde Mahir onun eve dönmesini bekliyordu.

Bahçede yürürken, Hüsnü Efendi konağın kapısını açtı, içeri girmesini bekledi. Taşlıkta da kimseler yoktu. Doğum olan evlerde telaş, heyecan, coşku olurdu. İçine bir kurt düştü.

“Doğum oldu mu?” diye sordu korka korka.

“Öğlen saatlerinde,” dedi Hüsnü Efendi.

“Neden bana haber vermediniz?”

“Hanımefendi istemedi.”

Canı büsbütün sıkıldı Ahmet Reşat’ın. Selamlığın kapısını açtı, Mahir oturduğu koltukta, kitabı dizlerinin üzerinde, uyuyakalmıştı.

“Mahir Bey!”

Mahir yerinden fırlarken kitabını yere düşürdü.

“Bir şey mi oldu? Kötü bir şey oldu değil mi? Söyleyin bana? Behice iyi mi? Bebek yaşıyor mu?”

“Herkes iyi. Behice Hanım da, bebek de sıhhat ve afiyetteler.”

“O zaman nedir bu sessizlik? Neden bana haber yollanmadı? Teyzem niye ortalarda değil? Kızlar nerede?”

“Behice Hanım yorgun. Bir müsekkin verdim, uyuyor.”

“Diğerleri?”

“Odalarına çekildiler.”

“Mahir, anlatın bana, doğum zor mu oldu? Nedir bu esrarengiz hava? Bebeğin bir zoru mu var, eli ayağı düzgün mü, Allahaşkına söyleyin.”

“Reşat Bey, oturun şöyle. Hiçbir kötü şey yok… Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Yalnız herkes biraz sukutu hayale uğradı. Saraylıhanım’la Behice Hanım pek üzüldüler çünkü…”

“Çünkü ne?”

“Çünkü bebek yine kız geldi. Yani bir kızınız daha var.”

“Sağlam, sıhhatli mi?”

“Elbette. Çok da güzel.”

“Allahım, sana şükürler olsun,” dedi Ahmet Reşat. “Ödüm patladı azizim. Bir terslik var zannettim. Nerede bebek şimdi?”

“Annesini uyandırmasın diye, Saraylıhanım bebeğin beşiğini Mehpare’nin 2 odasına götürdü. Pek ağladı Behice Hanım. Pek mahzun oldu. Onu teselli etmemiz gerekecek. Biraz hırçınlık yaparsa kusuruna bakmayın. Lohusalarda olur böyle gelgitli ruh halleri. Sakın üstüne varmayın Reşat Bey.”

“Kız doğurdu diye ona kızacağımı mı sanıyorsunuz? Beni hiç mi tanımadınız Mahir Bey?”

“Estağfurullah efendim. Evin hanımları o kadar üzüldüler ki, siz illa da erkek bekliyorsunuz zannettim. Leman Hanım’ın bile canı sıkıldı. Bebeğin bütün çeyizini mavi işlemiş.”

“Deli mi bunlar?”

Ahmet Reşat kapıyı açıp dışarı seslendi. Kalfa koşarak geldi, elini öpüp tebriklerini sundu.

“Saraylıhanım’a, Mehpare Hanım’a ve kızlara haber verin, hepsi oturma odasında toplansın,” dedi evin beyi, “Gülfidan Kalfa, bu ne biçim iş, tıs çıkmıyor. Doğum olan ev böyle mi olur? Lohusa şerbeti hazırladınız mı?”

“Elbette.”

“İkramı yukarı odada yapın. Zehra’ya da haber verin, hazırlıklara yardım etsin. Allah’ın gücüne gidecek,” dedi Reşat Bey, “evden cenaze çıkmış gibi, ne bu Allahaşkınıza?”

Az sonra, orta kata kucağında kundakla Mehpare geldi. Battaniyeleri aralayıp uyuyan bebeğin yüzüne baktı babası.

“Aman Allahım!” dedi Ahmet Reşat, “Ne kadar minik bu!”

“Biraz erken doğdu,” dedi Mahir. Reşat Bey’in endişeli yüzünü görünce atıldı. “Hiç önemli değil. Yakında toparlar. Pek şeker bir şey.”

Bebeğin erken doğmasına için için sevinen Mehpare, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Altın gibi saçları var, bakın,” dedi, “tenini görseniz, bembeyaz, süt gibi, burnu hokka, dudaklar sanki kalemle çizilmiş. Pek güzel bir kız maaşallah!”

“Madem bu kadar güzel bir yüzü var, adı Sabahat olsun,” dedi Ahmet Reşat.

“Şansı da güzel olur inşallah,” diyerek içeri girdi Saraylıhanım. Teyzesinin elini öptü Reşat Bey, “Erkek olmadı diye üzülmüşsünüz, öyle mi teyzeciğim?” diye sordu.

“Aman ben ne üzüleceğim, üzülen sen olmalısın, sürecek olan soy seninki,” dedi Saraylıhanım, hırçın bir sesle. “Behice uyandı, seni yanına istiyor.”

Ahmet Reşat, bebeği Mehpare’nin kollarından aldı, bağrına bastı, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladı. Leman’la Suat paldır küldür aşağı iniyorlardı.

“Biraz dikkatli olun hanımlar, kardeşinizi uyandıracaksınız,” dedi yavaşca 3.

“Ah beybaba! Yine kız oldu, biliyorsunuz, değil mi?” diye sordu Leman.

“Ben kızlarımdan çok memnunum efendim. Gayet iyi oldu.”

“Adını ne koyacağız?”

“Adı, valideniz itiraz etmez ise Sabahat olacak.”

“Sabah rüzgârı mı demek?”

“Hayır. Sabahat, yüz güzelliği, sima letafeti demek. Sizler gibi, bu kardeşiniz de çok güzel olacak. Şimdiden belli.”

“Biz güzel miyiz beybaba?” diye kıkırdadı Suat.

“Güzelsiniz ama güzellik yetmez, akıllı, malumatlı ve iyi huylu da olun,” dedi Ahmet Reşat.

Behice, işlemeli yastıkların üzerinde, bembeyaz bir manolya gibi bitkin yatıyordu. Gözleri ağlamaktan şiş ve kıpkırmızıydı. Ahmet Reşat’ı görünce, “Yine beceremedim, bey,” dedi zayıf bir sesle, “sizi yine sukutu hayale uğrattım.”

“O nasıl laf Behice Hanım! Bana güzeller güzeli bir kız daha verdiniz. Dünyalar benim oldu. Bakın şunun yüzünün inceliğine, zarafetine. Daha şimdiden altın rengi saçları var. Belli ki size benzeyecek. İsmini, yüzünün güzelliği için, Sabahat koydum, itirazınız veya başka bir tercihiniz var mı?”

“Ben Raif İbrahim’i bekliyordum, kız ismi hazırlamamıştım,” dedi Behice.

“O ismi bir dahaki sefere koyarız.”

“Allah bana bir erkek evlat nasip etmeyecek.”

“Allah’ın işine karışılmaz, hanım. Hayırlı damatlar nasip eder inşallah. Şimdi, bu güzel kızımız ailemize de, milletimize de uğurlar getirsin.” Kızını karısının kollarına bıraktı Ahmet Reşat.

“Çok halsizim bey, uyur kalırım, düşer kollarımdan. Sabahat’i Mehpare’ye verin, emzirme zamanı gelene kadar o meşgul olsun, e mi.”

Ahmet Reşat karısının alnına bir öpücük kondurup bebeği tekrar kollarına aldı. “Siz uyuyun, dinlenin güzelim,” dedi, “yarın bizim hocayı çağırırız, bir güzel okur kızımızı.”

Odadan çıktı, merdivenleri inerken burnunu bebeğin ipek gibi yumuşak boynuna dayayıp kokladı. “Minicik Sabahat Hanım,” dedi, “kız olduğun için valideni üzdün, lakin ben seni tıpkı bir erkek evlatmış gibi itina ile tahsil ettireceğim, tuttuğunu koparan bir kız olacaksın inşallah.” Sonra merdivenlerin basamaklarına oturdu, kucağındaki kızının kulağına dua ile adını okudu, üfledi.

[...]

1 Mahir Bey ailenin hem hekimi hem de dostudur.

2 Mehpare, Saraylıhanım'ın uzaktan akrabasıdır ve onun himayesi altında konakta yetişmiş, Saraylıhanım'ın torunu ile evlidir.

3 yavaşca: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yavaşça.

2. Ahmet Reşat ile Behice Hanım’ın yeni doğan bebeklerine karşı gösterdikleri tepkileri, anlatım teknikleri ve dil açısından dikkate alarak inceleyiniz. [17 Punkte]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A: 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Ahmet Reşat; eşi Behice Hanım, teyzesi Saraylıhanım ve kızları Leman ile Suat'la birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde işgal altındaki bir şehirde yaşayan bir ailenin reisidir. Maliye Nazırı olan Ahmet Reşat, görevi yüzünden eşinin doğum yaptığı sırada konakta bulunamaz. İşini bitirince konağa geri döner.

Ayşe Kulin

VEDA

Esir Şehirde Bir Konak

[...]

Ahmet Reşat, günün sonunda evine bitkin bir halde dönerken kendini son derece suçlu hissediyordu. Tek tesellisi Mahir’i 1 Behice’nin başına yollamış olmasıydı. Leman’ın doğumunun dışında, diğer doğumlarda karısının başında bulunamamıştı. Hele bir önceki doğum ölü bir bebekle sonlandığında, karısına manen yardımcı olamadığı için çok vicdan azabı çekmişti ama elinden ne gelirdi ki! Aynı şehirde bile değildiler. Halbuki bu gün, evine o kadar yakınken, yine gidememişti işte Behice’nin başına. İçinden doğumun henüz gerçekleşmemiş olması için dua etti. Belki de hâlâ sancı çekiyordu Behice. Zaten bebek doğmuş olsa, Hüsnü Efendi’yi ya da bir başkasını yollatıp müjdeyi vermezler miydi?

Nezaret’ten çıktıktan sonra araba bulamamış, sahanlığından salkım saçak insanların sarktığı çok kalabalık bir tramvaya atlamıştı zar zor. Divanyolu’nda inmiş, sokağının başına gelinceye kadar koşmuştu. Köşeyi dönünce yavaşladı, bir an durup soluklandı ve tekrar koşar adım evine yürüdü. Kapının sürgüsünü açtı, bahçeye girdi. Ev sessizdi. Bebek ağlaması filan duyulmuyordu bahçeden. Başını kaldırıp pencerelere baktı. Oturma odası karanlıktı. Yatak odalarının perdeleri çekiliydi ama selamlıkta ışık vardı. Herhalde Mahir onun eve dönmesini bekliyordu.

Bahçede yürürken, Hüsnü Efendi konağın kapısını açtı, içeri girmesini bekledi. Taşlıkta da kimseler yoktu. Doğum olan evlerde telaş, heyecan, coşku olurdu. İçine bir kurt düştü.

“Doğum oldu mu?” diye sordu korka korka.

“Öğlen saatlerinde,” dedi Hüsnü Efendi.

“Neden bana haber vermediniz?”

“Hanımefendi istemedi.”

Canı büsbütün sıkıldı Ahmet Reşat’ın. Selamlığın kapısını açtı, Mahir oturduğu koltukta, kitabı dizlerinin üzerinde, uyuyakalmıştı.

“Mahir Bey!”

Mahir yerinden fırlarken kitabını yere düşürdü.

“Bir şey mi oldu? Kötü bir şey oldu değil mi? Söyleyin bana? Behice iyi mi? Bebek yaşıyor mu?”

“Herkes iyi. Behice Hanım da, bebek de sıhhat ve afiyetteler.”

“O zaman nedir bu sessizlik? Neden bana haber yollanmadı? Teyzem niye ortalarda değil? Kızlar nerede?”

“Behice Hanım yorgun. Bir müsekkin verdim, uyuyor.”

“Diğerleri?”

“Odalarına çekildiler.”

“Mahir, anlatın bana, doğum zor mu oldu? Nedir bu esrarengiz hava? Bebeğin bir zoru mu var, eli ayağı düzgün mü, Allahaşkına söyleyin.”

“Reşat Bey, oturun şöyle. Hiçbir kötü şey yok… Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Yalnız herkes biraz sukutu hayale uğradı. Saraylıhanım’la Behice Hanım pek üzüldüler çünkü…”

“Çünkü ne?”

“Çünkü bebek yine kız geldi. Yani bir kızınız daha var.”

“Sağlam, sıhhatli mi?”

“Elbette. Çok da güzel.”

“Allahım, sana şükürler olsun,” dedi Ahmet Reşat. “Ödüm patladı azizim. Bir terslik var zannettim. Nerede bebek şimdi?”

“Annesini uyandırmasın diye, Saraylıhanım bebeğin beşiğini Mehpare’nin 2 odasına götürdü. Pek ağladı Behice Hanım. Pek mahzun oldu. Onu teselli etmemiz gerekecek. Biraz hırçınlık yaparsa kusuruna bakmayın. Lohusalarda olur böyle gelgitli ruh halleri. Sakın üstüne varmayın Reşat Bey.”

“Kız doğurdu diye ona kızacağımı mı sanıyorsunuz? Beni hiç mi tanımadınız Mahir Bey?”

“Estağfurullah efendim. Evin hanımları o kadar üzüldüler ki, siz illa da erkek bekliyorsunuz zannettim. Leman Hanım’ın bile canı sıkıldı. Bebeğin bütün çeyizini mavi işlemiş.”

“Deli mi bunlar?”

Ahmet Reşat kapıyı açıp dışarı seslendi. Kalfa koşarak geldi, elini öpüp tebriklerini sundu.

“Saraylıhanım’a, Mehpare Hanım’a ve kızlara haber verin, hepsi oturma odasında toplansın,” dedi evin beyi, “Gülfidan Kalfa, bu ne biçim iş, tıs çıkmıyor. Doğum olan ev böyle mi olur? Lohusa şerbeti hazırladınız mı?”

“Elbette.”

“İkramı yukarı odada yapın. Zehra’ya da haber verin, hazırlıklara yardım etsin. Allah’ın gücüne gidecek,” dedi Reşat Bey, “evden cenaze çıkmış gibi, ne bu Allahaşkınıza?”

Az sonra, orta kata kucağında kundakla Mehpare geldi. Battaniyeleri aralayıp uyuyan bebeğin yüzüne baktı babası.

“Aman Allahım!” dedi Ahmet Reşat, “Ne kadar minik bu!”

“Biraz erken doğdu,” dedi Mahir. Reşat Bey’in endişeli yüzünü görünce atıldı. “Hiç önemli değil. Yakında toparlar. Pek şeker bir şey.”

Bebeğin erken doğmasına için için sevinen Mehpare, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Altın gibi saçları var, bakın,” dedi, “tenini görseniz, bembeyaz, süt gibi, burnu hokka, dudaklar sanki kalemle çizilmiş. Pek güzel bir kız maaşallah!”

“Madem bu kadar güzel bir yüzü var, adı Sabahat olsun,” dedi Ahmet Reşat.

“Şansı da güzel olur inşallah,” diyerek içeri girdi Saraylıhanım. Teyzesinin elini öptü Reşat Bey, “Erkek olmadı diye üzülmüşsünüz, öyle mi teyzeciğim?” diye sordu.

“Aman ben ne üzüleceğim, üzülen sen olmalısın, sürecek olan soy seninki,” dedi Saraylıhanım, hırçın bir sesle. “Behice uyandı, seni yanına istiyor.”

Ahmet Reşat, bebeği Mehpare’nin kollarından aldı, bağrına bastı, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladı. Leman’la Suat paldır küldür aşağı iniyorlardı.

“Biraz dikkatli olun hanımlar, kardeşinizi uyandıracaksınız,” dedi yavaşca 3.

“Ah beybaba! Yine kız oldu, biliyorsunuz, değil mi?” diye sordu Leman.

“Ben kızlarımdan çok memnunum efendim. Gayet iyi oldu.”

“Adını ne koyacağız?”

“Adı, valideniz itiraz etmez ise Sabahat olacak.”

“Sabah rüzgârı mı demek?”

“Hayır. Sabahat, yüz güzelliği, sima letafeti demek. Sizler gibi, bu kardeşiniz de çok güzel olacak. Şimdiden belli.”

“Biz güzel miyiz beybaba?” diye kıkırdadı Suat.

“Güzelsiniz ama güzellik yetmez, akıllı, malumatlı ve iyi huylu da olun,” dedi Ahmet Reşat.

Behice, işlemeli yastıkların üzerinde, bembeyaz bir manolya gibi bitkin yatıyordu. Gözleri ağlamaktan şiş ve kıpkırmızıydı. Ahmet Reşat’ı görünce, “Yine beceremedim, bey,” dedi zayıf bir sesle, “sizi yine sukutu hayale uğrattım.”

“O nasıl laf Behice Hanım! Bana güzeller güzeli bir kız daha verdiniz. Dünyalar benim oldu. Bakın şunun yüzünün inceliğine, zarafetine. Daha şimdiden altın rengi saçları var. Belli ki size benzeyecek. İsmini, yüzünün güzelliği için, Sabahat koydum, itirazınız veya başka bir tercihiniz var mı?”

“Ben Raif İbrahim’i bekliyordum, kız ismi hazırlamamıştım,” dedi Behice.

“O ismi bir dahaki sefere koyarız.”

“Allah bana bir erkek evlat nasip etmeyecek.”

“Allah’ın işine karışılmaz, hanım. Hayırlı damatlar nasip eder inşallah. Şimdi, bu güzel kızımız ailemize de, milletimize de uğurlar getirsin.” Kızını karısının kollarına bıraktı Ahmet Reşat.

“Çok halsizim bey, uyur kalırım, düşer kollarımdan. Sabahat’i Mehpare’ye verin, emzirme zamanı gelene kadar o meşgul olsun, e mi.”

Ahmet Reşat karısının alnına bir öpücük kondurup bebeği tekrar kollarına aldı. “Siz uyuyun, dinlenin güzelim,” dedi, “yarın bizim hocayı çağırırız, bir güzel okur kızımızı.”

Odadan çıktı, merdivenleri inerken burnunu bebeğin ipek gibi yumuşak boynuna dayayıp kokladı. “Minicik Sabahat Hanım,” dedi, “kız olduğun için valideni üzdün, lakin ben seni tıpkı bir erkek evlatmış gibi itina ile tahsil ettireceğim, tuttuğunu koparan bir kız olacaksın inşallah.” Sonra merdivenlerin basamaklarına oturdu, kucağındaki kızının kulağına dua ile adını okudu, üfledi.

[...]

1 Mahir Bey ailenin hem hekimi hem de dostudur.

2 Mehpare, Saraylıhanım'ın uzaktan akrabasıdır ve onun himayesi altında konakta yetişmiş, Saraylıhanım'ın torunu ile evlidir.

3 yavaşca: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yavaşça.

3. a) “ [...] kız olduğun için valideni üzdün, lakin ben seni tıpkı bir erkek evlatmış gibi itina ile tahsil ettireceğim, tuttuğunu koparan bir kız olacaksın inşallah. ” (Z. 109 – 111)

Verilen alıntıyı, metnin bütününü ve derste edindiğiniz bilgileri göz önünde bulundurarak değerlendiriniz. [12 Punkte]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil A: 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Ahmet Reşat; eşi Behice Hanım, teyzesi Saraylıhanım ve kızları Leman ile Suat'la birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde işgal altındaki bir şehirde yaşayan bir ailenin reisidir. Maliye Nazırı olan Ahmet Reşat, görevi yüzünden eşinin doğum yaptığı sırada konakta bulunamaz. İşini bitirince konağa geri döner.

Ayşe Kulin

VEDA

Esir Şehirde Bir Konak

[...]

Ahmet Reşat, günün sonunda evine bitkin bir halde dönerken kendini son derece suçlu hissediyordu. Tek tesellisi Mahir’i 1 Behice’nin başına yollamış olmasıydı. Leman’ın doğumunun dışında, diğer doğumlarda karısının başında bulunamamıştı. Hele bir önceki doğum ölü bir bebekle sonlandığında, karısına manen yardımcı olamadığı için çok vicdan azabı çekmişti ama elinden ne gelirdi ki! Aynı şehirde bile değildiler. Halbuki bu gün, evine o kadar yakınken, yine gidememişti işte Behice’nin başına. İçinden doğumun henüz gerçekleşmemiş olması için dua etti. Belki de hâlâ sancı çekiyordu Behice. Zaten bebek doğmuş olsa, Hüsnü Efendi’yi ya da bir başkasını yollatıp müjdeyi vermezler miydi?

Nezaret’ten çıktıktan sonra araba bulamamış, sahanlığından salkım saçak insanların sarktığı çok kalabalık bir tramvaya atlamıştı zar zor. Divanyolu’nda inmiş, sokağının başına gelinceye kadar koşmuştu. Köşeyi dönünce yavaşladı, bir an durup soluklandı ve tekrar koşar adım evine yürüdü. Kapının sürgüsünü açtı, bahçeye girdi. Ev sessizdi. Bebek ağlaması filan duyulmuyordu bahçeden. Başını kaldırıp pencerelere baktı. Oturma odası karanlıktı. Yatak odalarının perdeleri çekiliydi ama selamlıkta ışık vardı. Herhalde Mahir onun eve dönmesini bekliyordu.

Bahçede yürürken, Hüsnü Efendi konağın kapısını açtı, içeri girmesini bekledi. Taşlıkta da kimseler yoktu. Doğum olan evlerde telaş, heyecan, coşku olurdu. İçine bir kurt düştü.

“Doğum oldu mu?” diye sordu korka korka.

“Öğlen saatlerinde,” dedi Hüsnü Efendi.

“Neden bana haber vermediniz?”

“Hanımefendi istemedi.”

Canı büsbütün sıkıldı Ahmet Reşat’ın. Selamlığın kapısını açtı, Mahir oturduğu koltukta, kitabı dizlerinin üzerinde, uyuyakalmıştı.

“Mahir Bey!”

Mahir yerinden fırlarken kitabını yere düşürdü.

“Bir şey mi oldu? Kötü bir şey oldu değil mi? Söyleyin bana? Behice iyi mi? Bebek yaşıyor mu?”

“Herkes iyi. Behice Hanım da, bebek de sıhhat ve afiyetteler.”

“O zaman nedir bu sessizlik? Neden bana haber yollanmadı? Teyzem niye ortalarda değil? Kızlar nerede?”

“Behice Hanım yorgun. Bir müsekkin verdim, uyuyor.”

“Diğerleri?”

“Odalarına çekildiler.”

“Mahir, anlatın bana, doğum zor mu oldu? Nedir bu esrarengiz hava? Bebeğin bir zoru mu var, eli ayağı düzgün mü, Allahaşkına söyleyin.”

“Reşat Bey, oturun şöyle. Hiçbir kötü şey yok… Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Yalnız herkes biraz sukutu hayale uğradı. Saraylıhanım’la Behice Hanım pek üzüldüler çünkü…”

“Çünkü ne?”

“Çünkü bebek yine kız geldi. Yani bir kızınız daha var.”

“Sağlam, sıhhatli mi?”

“Elbette. Çok da güzel.”

“Allahım, sana şükürler olsun,” dedi Ahmet Reşat. “Ödüm patladı azizim. Bir terslik var zannettim. Nerede bebek şimdi?”

“Annesini uyandırmasın diye, Saraylıhanım bebeğin beşiğini Mehpare’nin 2 odasına götürdü. Pek ağladı Behice Hanım. Pek mahzun oldu. Onu teselli etmemiz gerekecek. Biraz hırçınlık yaparsa kusuruna bakmayın. Lohusalarda olur böyle gelgitli ruh halleri. Sakın üstüne varmayın Reşat Bey.”

“Kız doğurdu diye ona kızacağımı mı sanıyorsunuz? Beni hiç mi tanımadınız Mahir Bey?”

“Estağfurullah efendim. Evin hanımları o kadar üzüldüler ki, siz illa da erkek bekliyorsunuz zannettim. Leman Hanım’ın bile canı sıkıldı. Bebeğin bütün çeyizini mavi işlemiş.”

“Deli mi bunlar?”

Ahmet Reşat kapıyı açıp dışarı seslendi. Kalfa koşarak geldi, elini öpüp tebriklerini sundu.

“Saraylıhanım’a, Mehpare Hanım’a ve kızlara haber verin, hepsi oturma odasında toplansın,” dedi evin beyi, “Gülfidan Kalfa, bu ne biçim iş, tıs çıkmıyor. Doğum olan ev böyle mi olur? Lohusa şerbeti hazırladınız mı?”

“Elbette.”

“İkramı yukarı odada yapın. Zehra’ya da haber verin, hazırlıklara yardım etsin. Allah’ın gücüne gidecek,” dedi Reşat Bey, “evden cenaze çıkmış gibi, ne bu Allahaşkınıza?”

Az sonra, orta kata kucağında kundakla Mehpare geldi. Battaniyeleri aralayıp uyuyan bebeğin yüzüne baktı babası.

“Aman Allahım!” dedi Ahmet Reşat, “Ne kadar minik bu!”

“Biraz erken doğdu,” dedi Mahir. Reşat Bey’in endişeli yüzünü görünce atıldı. “Hiç önemli değil. Yakında toparlar. Pek şeker bir şey.”

Bebeğin erken doğmasına için için sevinen Mehpare, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Altın gibi saçları var, bakın,” dedi, “tenini görseniz, bembeyaz, süt gibi, burnu hokka, dudaklar sanki kalemle çizilmiş. Pek güzel bir kız maaşallah!”

“Madem bu kadar güzel bir yüzü var, adı Sabahat olsun,” dedi Ahmet Reşat.

“Şansı da güzel olur inşallah,” diyerek içeri girdi Saraylıhanım. Teyzesinin elini öptü Reşat Bey, “Erkek olmadı diye üzülmüşsünüz, öyle mi teyzeciğim?” diye sordu.

“Aman ben ne üzüleceğim, üzülen sen olmalısın, sürecek olan soy seninki,” dedi Saraylıhanım, hırçın bir sesle. “Behice uyandı, seni yanına istiyor.”

Ahmet Reşat, bebeği Mehpare’nin kollarından aldı, bağrına bastı, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladı. Leman’la Suat paldır küldür aşağı iniyorlardı.

“Biraz dikkatli olun hanımlar, kardeşinizi uyandıracaksınız,” dedi yavaşca 3.

“Ah beybaba! Yine kız oldu, biliyorsunuz, değil mi?” diye sordu Leman.

“Ben kızlarımdan çok memnunum efendim. Gayet iyi oldu.”

“Adını ne koyacağız?”

“Adı, valideniz itiraz etmez ise Sabahat olacak.”

“Sabah rüzgârı mı demek?”

“Hayır. Sabahat, yüz güzelliği, sima letafeti demek. Sizler gibi, bu kardeşiniz de çok güzel olacak. Şimdiden belli.”

“Biz güzel miyiz beybaba?” diye kıkırdadı Suat.

“Güzelsiniz ama güzellik yetmez, akıllı, malumatlı ve iyi huylu da olun,” dedi Ahmet Reşat.

Behice, işlemeli yastıkların üzerinde, bembeyaz bir manolya gibi bitkin yatıyordu. Gözleri ağlamaktan şiş ve kıpkırmızıydı. Ahmet Reşat’ı görünce, “Yine beceremedim, bey,” dedi zayıf bir sesle, “sizi yine sukutu hayale uğrattım.”

“O nasıl laf Behice Hanım! Bana güzeller güzeli bir kız daha verdiniz. Dünyalar benim oldu. Bakın şunun yüzünün inceliğine, zarafetine. Daha şimdiden altın rengi saçları var. Belli ki size benzeyecek. İsmini, yüzünün güzelliği için, Sabahat koydum, itirazınız veya başka bir tercihiniz var mı?”

“Ben Raif İbrahim’i bekliyordum, kız ismi hazırlamamıştım,” dedi Behice.

“O ismi bir dahaki sefere koyarız.”

“Allah bana bir erkek evlat nasip etmeyecek.”

“Allah’ın işine karışılmaz, hanım. Hayırlı damatlar nasip eder inşallah. Şimdi, bu güzel kızımız ailemize de, milletimize de uğurlar getirsin.” Kızını karısının kollarına bıraktı Ahmet Reşat.

“Çok halsizim bey, uyur kalırım, düşer kollarımdan. Sabahat’i Mehpare’ye verin, emzirme zamanı gelene kadar o meşgul olsun, e mi.”

Ahmet Reşat karısının alnına bir öpücük kondurup bebeği tekrar kollarına aldı. “Siz uyuyun, dinlenin güzelim,” dedi, “yarın bizim hocayı çağırırız, bir güzel okur kızımızı.”

Odadan çıktı, merdivenleri inerken burnunu bebeğin ipek gibi yumuşak boynuna dayayıp kokladı. “Minicik Sabahat Hanım,” dedi, “kız olduğun için valideni üzdün, lakin ben seni tıpkı bir erkek evlatmış gibi itina ile tahsil ettireceğim, tuttuğunu koparan bir kız olacaksın inşallah.” Sonra merdivenlerin basamaklarına oturdu, kucağındaki kızının kulağına dua ile adını okudu, üfledi.

[...]

1 Mahir Bey ailenin hem hekimi hem de dostudur.

2 Mehpare, Saraylıhanım'ın uzaktan akrabasıdır ve onun himayesi altında konakta yetişmiş, Saraylıhanım'ın torunu ile evlidir.

3 yavaşca: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist yavaşça.

3. b) Ayşe Kulin’in sosyal medya profilinde ona e-posta gönderebileceğiniz bir adres gördünüz. Bu adrese, kurgusal roman bölümünde ele alınan konunun bugün Türkiye’de ve Almanya’da ne kadar güncel olduğuna dair görüşlerinizi yazmak istiyorsunuz. Bu e-postayı, kendi yaşantınızı temel alarak, metnin tamamını ve derste edindiğiniz bilgileri göz önünde bulundurarak kaleme alınız. [12 Punkte]

Aufgabe HT 2 - Klausurteil B: 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

Klausurteil B

Sophie Rebmann

Ein Paar, zwei Länder und jede Menge Missverständnisse

Binationale Partnerschaften – es gibt immer mehr davon, inzwischen anderthalb Millionen in Deutschland. Eine kleine Reise in ihren Alltag

Die Liebesgeschichte von Renata Gomide und Jochen Hank begann mit einem Denkfehler:

Sie waren einander aufgefallen, in einer Bar in Rio de Janeiro. [...] Inzwischen sind beide

Anfang 50, seit mehr als 20 Jahren verheiratet, haben zwei Kinder und leben gemeinsam in

Freiburg, wo Jochen Hank als Musiklehrer an einer Realschule arbeitet. Das Paar sieht die

5 deutsch-brasilianische Herkunft der Partner als Bereicherung: „Es ist eine Horizonterweite-

rung“, erzählt Jochen Hank, und seine Frau ergänzt: „Es ist aber auch immer eine Herausfor-

derung.“

Schließlich leben in einer binationalen Beziehung zwei Menschen zusammen, die meist un-

terschiedlich sozialisiert wurden, verschiedene Sprachen sprechen und andere Denkweisen

10 sowie kulturelle Muster mitbringen, die das Gegenüber erst verstehen muss, beobachtet die

Geschäftsführerin des Verbands binationaler Familien und Partnerschaften, Chrysovalantou

Vangeltziki. „[...] Wir raten Paaren, sich auf gemeinsame Arrangements einzulassen, das

eigene Verhalten zu reflektieren und kompromissbereit zu sein. Das ist ein ständiger Kommu-

nikationsprozess.“

15 Das mag anstrengend klingen, die Hanks scheinen es aber zu genießen. Wenn sie miteinan-

der sprechen, dann Portugiesisch. „Das ist toll“, sagt Brasilianerin Renata Gomide Hank. „So

haben wir in Deutschland unsere kleine Insel, auf der wir Portugiesisch reden und auch über

Gefühle sprechen.“ Gerade das falle ihrem Mann auf Portugiesisch leichter. Als Schwabe

habe er das nicht gelernt, erzählt Jochen Hank, selbst mit engsten Freunden nicht. „Hört sich

20 komisch an, aber mir fällt es einfacher, manche Dinge auf Portugiesisch zu sagen als im Deut-

schen.“ Jochen Hank hatte ein Jahr lang in Brasilien studiert, kannte das Land und die Sprache.

Die Kinder der beiden wachsen zweisprachig auf und fühlen sich in beiden Ländern wohl,

erzählt das Ehepaar. „Für sie ist es ganz normal, deutsch-brasilianisch zu sein und jedes Jahr

in den Urlaub nach Brasilien zu gehen und zwei Kulturen zu haben“, sagt die Mutter. Sie selbst

25 genießt die deutschen Bräuche, vor allem Weihnachten: „Ich bin begeistert von der Advents-

zeit, das ist ganz anders als in Brasilien.“ Und sie gibt zu, dass ihre Kinder in Deutschland

größere Freiheiten haben: „In Rio habe ich immer Angst um sie; hier können sie allein mit

dem Fahrrad zur Schule fahren. Und hier sind sie nicht auf einer Privatschule, sondern mit

allen anderen Kindern zusammen.“

30 [...]

Nicht in allen Fällen seien Ressentiments für ihn so klar erkennbar gewesen, sagt Jochen Hank.

Manchmal sei ihm gar nicht aufgefallen, dass Äußerungen anderer seine Frau verletzten – der

gut gemeinte Ratschlag einer engen Freundin beispielsweise, die Renata, deren Ausbildung

als Psychotherapeutin in Deutschland nicht anerkannt wurde, den Tipp gab, einfach Samba-

35 Unterricht zu geben. „Ich hab’ den Satz nicht als dramatisch empfunden“, erinnert Jochen

Hank sich. Erst im Gespräch mit seiner Frau sei ihm aufgefallen: „Angenommen, ich würde

in Brasilien leben und könnte nicht mehr als Lehrer arbeiten, und jemand sagt: ‚Du bist Deut-

scher, kannst ja hier Würstle verkaufen...‘ – das würde mich auch aufregen!“

[...] der Familie Hank macht es immer wieder zu schaffen, dass Renata Gomide Hank für

40 die Beziehung viel aufgeben musste. „Das ist ein Riesenschritt, der immer auch über dieser

Beziehung schwebt: Da hat einer der beiden alles aufgegeben! Da hängt der Beruf dran, die

Familie dran, die Kultur dran, die ganze Identität“, sagt ihr Mann. Und doch würde sie sich

wieder dafür entscheiden. [...]

4.

Kuzeniniz İstanbul’da kültürlerarası konulara odaklanan bir kültür merkezinde görev yapmaktadır. Günümüzün çokkültürlü toplumunda farklı ülkelerden gelen çiftlerin ilişkilerinin bazı yönlerini ele alan bir proje başlatmıştır. Bu nedenle sizden Almanya’da yaşayan bu çiftlerin deneyimleri hakkında bilgi istemektedir. Konuya bir bakış açısı getiren ilgili metni buldunuz. Kuzeninizin merak ettiği konuyu ona bir e-posta yoluyla aktarınız.

(18 Punkte)

Du kannst auch nach Themen lernen

Übe ein Thema mit gemischten Aufgaben aus den Prüfungen aller Jahre.

Alle 7 Themen ansehen

Andere Prüfungen 2023

GK · Haupttermin · fortgeführt (2023) · GK · Haupttermin · neu einsetzend (2023) · GK · Haupttermin · neu einsetzend · Weiterbildungskolleg (2023)