Abitur NRW Türkisch 2022 · LK · Haupttermin · fortgeführt

Abiturprüfung Türkisch in Nordrhein-Westfalen 2022, LK · Haupttermin · fortgeführt: 12 Aufgaben mit Lösungen. Mit automatischer Korrektur.

Themen der Prüfung: Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz) · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache) · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Aufgabe HT 1 - Aufgabe 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Burcu Karakaş

TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür

[...]

Milliyet yazarı Sina Koloğlu’nun “Erkenci Kuş” adlı dizide şarap kelimesinin

sansürlendiğini yazması üzerine Türkiye’deki dizilerde uygulanan sansür bir kez daha

gündeme geldi. Buzlanan görüntülerin dizilerdeki oranının artmasında RTÜK 1 cezaları

5 kadar otosansürün de payı var.

Yapım şirketlerine içerik danışmanlığı yapan B., dizi senaristlerinin otosansürü

içselleştirdiğini düşünüyor. “Televizyon sahiplerinin ‘Sansürü yok sayıyorum’ deme şansı

yok, senaristler de bu bilinçle yazıyor. Mesela, tutkulu sevişme sahnesi yazamıyorsun

çünkü ‘yasak’ olduğunu biliyorsun” diyor. Danışman B., Show TV’nin popüler dizisi

10 “Çukur”da yer alan öpüşme sahneleri için gençlerin “ahlakını bozduğu” gerekçesiyle Şubat

ayında kanala 260 bin lira para cezası kesildiğini örnek gösteriyor. Kendisi de uzun süre

dizi senaristliği yapan B., sansürün benzer cezalar nedeniyle doğal bir reflekse dönüştüğünü

anlatıyor:

“Kadın karakter kısa etek mi giydi? Öpüştüler mi? Göğüs dekoltesi mi var? Senaristler ve

15 dizi sektöründe çalışanlar hep gardını 2 alarak çalışıyor.”

[...]

Şarap kelimesinin sansürlenmesinin “yüksek hassasiyet” sonucu olduğunu düşünen B.,

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ceza keser, başımıza dert olur” düşüncesiyle

senaristin ya da yönetmenin kanaldan uyarı gelmesini beklemeden otosansür uyguladığını

20 ifade ediyor. Ancak RTÜK’ün hangi sahneye ceza kesebileceği konusunda bir standart

olmadığını da ekliyor:

“Biz, mesela, Kanal D için yaptığımız ‘Poyraz Karayel’ dizisinde meyhane sohbetleri

yazıyorduk. Rakı sofrası kurulurdu. Sansüre uğramadık. Bazı şeyleri öngörerek kendini

kısıtlıyorsun ama neyin sansürleneceğini kestirebilmek mümkün değil. Adnan Şenses’in

25 televizyonda rakı içip şarkı söylediği günlerden buraya geldik.”

[...]

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir) Yönetim

Kurulu Başkanı İlker Barış da RTÜK cezalarına işaret ediyor. Barış, kanal yöneticilerinin

RTÜK tarafından kesilen cezalardan yıldığını belirterek “ ‘genel ahlak kurallarına’ aykırı bir

30 durum olabilecekse yazar da konuya girmekten kaçınıyor. Durum artık sansür değil,

otosansüre dönmüş durumda” diyor.

Son yıllarda otosansür uygulamalarında artış olduğunu düşünen İlker Barış, danışmanlık

yapan B.’nin de dediği gibi, sansür konusunu kanala ya da konuya göre kategorize etmenin

mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan, RTÜK’ün ceza verebileceği konularda sektörde

35 bir konsensus oluştuğunu dile getiren SenaristBir Başkanı, “Sansür konusunda standart ya

da yazılı bir durum yok aslında. Bir kanalda rakı gösterilirken diğerinde sansürlenebiliyor”

diye konuşuyor.

[...]

RTÜK, gelen şikâyetler üzerine ceza kesebildiği gibi kendi inisiyatifiyle de sansür

40 uygulayabiliyor. RTÜK tarafından hazırlanan ve geçen ay yayınlanan “Vatandaş

Bildirimleri Yıllık Raporu”na göre, 2017 yılında RTÜK’ün çağrı merkezine gelen 142 bin

969 bildirimin 28 bin 441’i diziler hakkında oldu. Bu rakam ile en çok şikayet edilen

yayınlar arasında yüzde 19 oranıyla dizi filmler ikinci sırada yer aldı. En çok şikâyeti alan

Show TV’de yayınlanan “Kalp Atışı” adlı dizi için raporda, “Toplumun en önemli meslek

45 gruplarından polislik ve doktorluğu karşı karşıya getirdiği ve Türk toplumunun hassas bir

dönemine denk geldiği için sisteme çok sayıda bildirim ulaşmıştır” deniliyor.

[...]

İsmini vermek istemeyen bir dizi senaristi, RTÜK raporunda yer verildiği üzere, toplumsal

figürlerin antikahraman olamadığını dile getirerek, “Siyasal iktidarın ideolojisinin taşıyıcısı

50 gördüğü imam, polis ya da hâkim kötü rolde olmuyorlar. Bir büyük göz herkesin tepesinde

geziyor gibi, insanlar rahat hikâye anlatamıyor” diyor.

Senarist, Ramazan ayında çekilen sahnelere de değiniyor: “Ramazan’da, mesela,

karakterlere gündüz sahnelerinde yemek yedirmiyoruz. Mümkünse arada sahur ya da iftar

sahneleri oluyor. Olumlu kahramanların oruç tutmasına gayret edilir” diyor ve bu durumun

55 da kanaldan gelen tavsiye üzerine oluştuğunu anlatıyor. Öte yandan, reyting başarısının

belli bir özgürlük alanı yarattığına da dikkatı çekerek, reytingi yüksek dizilerde senaristlerin

daha az otosansür uygulayabildiğini söylüyor.

Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet

konularında gösterilmediğini belirterek, “Temel insani erdemler konusunda alabildiğine

60 geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok” diyor. Senariste göre, dizilerdeki

sansür endişesinde televizyon kanallarının iktidara yakınlığı belirleyici rol oynuyor: “Eğer

kanal iktidara yakınsa liberal bile olsa uygulamalar muhafazakar olabiliyor. Cumhurbaşkanı

ve ailesi izleyecekmiş gibi onların canını sıkmayacak şekilde yazılıyor. ‘Buna ne derler’

sorusundaki gizli öznenin kim olduğunu herkes biliyor.”

65 [...]

On beş yıldır dizi senaristliği yapan bir kadın senarist de süreç içinde sansürün

içselleştirildiğini dile getirenlerden... “Kendi içimizde otosansür uyguluyoruz. ‘Bunu

yazsak kanaldan geçer mi’ diye düşünüyoruz. Kederli bir sahnede rakı yerine karakter su

içiyor mesela, bardaktaki su tebeşir renginde bile olmuyor” diyor. Benzer şekilde neye

70 sansür uygulanabileceğini tahmin edemediklerini vurguluyor. Sigara sahnelerinin yasak

olduğunu, alkol konusunda benzer bir yasak olmamasına rağmen zaman içinde fiili bir

yasak olma durumu 3 oluştuğunu ifade ederek, “Tutucu, muhafazakar bir tutum içindeyiz.

Dizi bölümleri kanala gitmeden ya da yapımcı veya yönetmen bir şey demeden otosansür

uygulamaya alıştırdık kendimizi” diyor.

75 Senaryoda yer verdikleri ama yönetmenden onay çıkmayınca çekilmeyen bir sevişme

sahnesi hakkında, “İki bekar yetişkinin sevişeceği bir sahne vardı. Onun yerine o sahnede

sohbet ettiler” diye anlatıyor. Kadın bedenine uygulanan sansüre de değinerek, “Ama

mesela yazın çekilen romantik komedi dizilerinde erkek bedeni sere serpe karşımızda”

diyor. Dizide bir kadın karakterin kocasını aldatması durumunda “kötü” karakter olması

80 gerektiğini belirterek, “Aldatma konulu bir sahne yazılıyorsa kadın aldatmıyordur ya da

aldatsa da ‘kötü’ kadındır. Erkekler için bu söz konusu değil” diyor.

[...]

Bir başka ismini vermek istemeyen senarist de cinsel içerikli sahnelerle ilgili olarak,

“Şiddet olur, vahşet olur. Ama özellikle iki yetişkin evli değillerse isteyerek seks yapamaz

85 mesela. Yasak değil ama az çok neyi yazıp neyi yazmayacağınızı bilirsiniz” diyor.

Dizilerde alkollü sahneler konusunda ise bir yasak olmadığını fakat muallakta 4 bir durum

olduğunu belirterek, “Şarap sansürlenebilir veya sansürlenmez. En sıkıntılısı zaten muğlak 5

olan şeyler” diyor. Dizi senaristlerinin otosansür uygulamak durumunda kaldığını söyleyen

kişi, yasaklar konusunda fiili bir durum olduğunu dile getirerek, “Sansürün nereden

90 geleceği de belli olmuyor. Sette olabilir, montaja takılabilir. Kanal karar verebilir.

Yayınlanana kadar birçok süzgeçten geçiyor” diye konuşuyor.

Açıklamalar

1 RTÜK: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

2 gard: Boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum; gardını alarak çalışmak: Önceden önlemini alarak çalışmak.

3 fiili bir yasak olma durumu: Uygulamada yasak varmış gibi.

4 muallakta: Sonuca bağlanmamış.

5 muğlak: Anlaşılması güç, karışık.

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

1. Burcu Karakaş tarafından kaleme alınan "TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür" başlıklı metnin içeriğini özetleyiniz.

(12 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Aufgabe 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A

Burcu Karakaş

TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür

[...]

Milliyet yazarı Sina Koloğlu’nun “Erkenci Kuş” adlı dizide şarap kelimesinin

sansürlendiğini yazması üzerine Türkiye’deki dizilerde uygulanan sansür bir kez daha

gündeme geldi. Buzlanan görüntülerin dizilerdeki oranının artmasında RTÜK 1 cezaları

5 kadar otosansürün de payı var.

Yapım şirketlerine içerik danışmanlığı yapan B., dizi senaristlerinin otosansürü

içselleştirdiğini düşünüyor. “Televizyon sahiplerinin ‘Sansürü yok sayıyorum’ deme şansı

yok, senaristler de bu bilinçle yazıyor. Mesela, tutkulu sevişme sahnesi yazamıyorsun

çünkü ‘yasak’ olduğunu biliyorsun” diyor. Danışman B., Show TV’nin popüler dizisi

10 “Çukur”da yer alan öpüşme sahneleri için gençlerin “ahlakını bozduğu” gerekçesiyle Şubat

ayında kanala 260 bin lira para cezası kesildiğini örnek gösteriyor. Kendisi de uzun süre

dizi senaristliği yapan B., sansürün benzer cezalar nedeniyle doğal bir reflekse dönüştüğünü

anlatıyor:

“Kadın karakter kısa etek mi giydi? Öpüştüler mi? Göğüs dekoltesi mi var? Senaristler ve

15 dizi sektöründe çalışanlar hep gardını 2 alarak çalışıyor.”

[...]

Şarap kelimesinin sansürlenmesinin “yüksek hassasiyet” sonucu olduğunu düşünen B.,

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ceza keser, başımıza dert olur” düşüncesiyle

senaristin ya da yönetmenin kanaldan uyarı gelmesini beklemeden otosansür uyguladığını

20 ifade ediyor. Ancak RTÜK’ün hangi sahneye ceza kesebileceği konusunda bir standart

olmadığını da ekliyor:

“Biz, mesela, Kanal D için yaptığımız ‘Poyraz Karayel’ dizisinde meyhane sohbetleri

yazıyorduk. Rakı sofrası kurulurdu. Sansüre uğramadık. Bazı şeyleri öngörerek kendini

kısıtlıyorsun ama neyin sansürleneceğini kestirebilmek mümkün değil. Adnan Şenses’in

25 televizyonda rakı içip şarkı söylediği günlerden buraya geldik.”

[...]

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir) Yönetim

Kurulu Başkanı İlker Barış da RTÜK cezalarına işaret ediyor. Barış, kanal yöneticilerinin

RTÜK tarafından kesilen cezalardan yıldığını belirterek “ ‘genel ahlak kurallarına’ aykırı bir

30 durum olabilecekse yazar da konuya girmekten kaçınıyor. Durum artık sansür değil,

otosansüre dönmüş durumda” diyor.

Son yıllarda otosansür uygulamalarında artış olduğunu düşünen İlker Barış, danışmanlık

yapan B.’nin de dediği gibi, sansür konusunu kanala ya da konuya göre kategorize etmenin

mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan, RTÜK’ün ceza verebileceği konularda sektörde

35 bir konsensus oluştuğunu dile getiren SenaristBir Başkanı, “Sansür konusunda standart ya

da yazılı bir durum yok aslında. Bir kanalda rakı gösterilirken diğerinde sansürlenebiliyor”

diye konuşuyor.

[...]

RTÜK, gelen şikâyetler üzerine ceza kesebildiği gibi kendi inisiyatifiyle de sansür

40 uygulayabiliyor. RTÜK tarafından hazırlanan ve geçen ay yayınlanan “Vatandaş

Bildirimleri Yıllık Raporu”na göre, 2017 yılında RTÜK’ün çağrı merkezine gelen 142 bin

969 bildirimin 28 bin 441’i diziler hakkında oldu. Bu rakam ile en çok şikayet edilen

yayınlar arasında yüzde 19 oranıyla dizi filmler ikinci sırada yer aldı. En çok şikâyeti alan

Show TV’de yayınlanan “Kalp Atışı” adlı dizi için raporda, “Toplumun en önemli meslek

45 gruplarından polislik ve doktorluğu karşı karşıya getirdiği ve Türk toplumunun hassas bir

dönemine denk geldiği için sisteme çok sayıda bildirim ulaşmıştır” deniliyor.

[...]

İsmini vermek istemeyen bir dizi senaristi, RTÜK raporunda yer verildiği üzere, toplumsal

figürlerin antikahraman olamadığını dile getirerek, “Siyasal iktidarın ideolojisinin taşıyıcısı

50 gördüğü imam, polis ya da hâkim kötü rolde olmuyorlar. Bir büyük göz herkesin tepesinde

geziyor gibi, insanlar rahat hikâye anlatamıyor” diyor.

Senarist, Ramazan ayında çekilen sahnelere de değiniyor: “Ramazan’da, mesela,

karakterlere gündüz sahnelerinde yemek yedirmiyoruz. Mümkünse arada sahur ya da iftar

sahneleri oluyor. Olumlu kahramanların oruç tutmasına gayret edilir” diyor ve bu durumun

55 da kanaldan gelen tavsiye üzerine oluştuğunu anlatıyor. Öte yandan, reyting başarısının

belli bir özgürlük alanı yarattığına da dikkatı çekerek, reytingi yüksek dizilerde senaristlerin

daha az otosansür uygulayabildiğini söylüyor.

Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet

konularında gösterilmediğini belirterek, “Temel insani erdemler konusunda alabildiğine

60 geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok” diyor. Senariste göre, dizilerdeki

sansür endişesinde televizyon kanallarının iktidara yakınlığı belirleyici rol oynuyor: “Eğer

kanal iktidara yakınsa liberal bile olsa uygulamalar muhafazakar olabiliyor. Cumhurbaşkanı

ve ailesi izleyecekmiş gibi onların canını sıkmayacak şekilde yazılıyor. ‘Buna ne derler’

sorusundaki gizli öznenin kim olduğunu herkes biliyor.”

65 [...]

On beş yıldır dizi senaristliği yapan bir kadın senarist de süreç içinde sansürün

içselleştirildiğini dile getirenlerden... “Kendi içimizde otosansür uyguluyoruz. ‘Bunu

yazsak kanaldan geçer mi’ diye düşünüyoruz. Kederli bir sahnede rakı yerine karakter su

içiyor mesela, bardaktaki su tebeşir renginde bile olmuyor” diyor. Benzer şekilde neye

70 sansür uygulanabileceğini tahmin edemediklerini vurguluyor. Sigara sahnelerinin yasak

olduğunu, alkol konusunda benzer bir yasak olmamasına rağmen zaman içinde fiili bir

yasak olma durumu 3 oluştuğunu ifade ederek, “Tutucu, muhafazakar bir tutum içindeyiz.

Dizi bölümleri kanala gitmeden ya da yapımcı veya yönetmen bir şey demeden otosansür

uygulamaya alıştırdık kendimizi” diyor.

75 Senaryoda yer verdikleri ama yönetmenden onay çıkmayınca çekilmeyen bir sevişme

sahnesi hakkında, “İki bekar yetişkinin sevişeceği bir sahne vardı. Onun yerine o sahnede

sohbet ettiler” diye anlatıyor. Kadın bedenine uygulanan sansüre de değinerek, “Ama

mesela yazın çekilen romantik komedi dizilerinde erkek bedeni sere serpe karşımızda”

diyor. Dizide bir kadın karakterin kocasını aldatması durumunda “kötü” karakter olması

80 gerektiğini belirterek, “Aldatma konulu bir sahne yazılıyorsa kadın aldatmıyordur ya da

aldatsa da ‘kötü’ kadındır. Erkekler için bu söz konusu değil” diyor.

[...]

Bir başka ismini vermek istemeyen senarist de cinsel içerikli sahnelerle ilgili olarak,

“Şiddet olur, vahşet olur. Ama özellikle iki yetişkin evli değillerse isteyerek seks yapamaz

85 mesela. Yasak değil ama az çok neyi yazıp neyi yazmayacağınızı bilirsiniz” diyor.

Dizilerde alkollü sahneler konusunda ise bir yasak olmadığını fakat muallakta 4 bir durum

olduğunu belirterek, “Şarap sansürlenebilir veya sansürlenmez. En sıkıntılısı zaten muğlak 5

olan şeyler” diyor. Dizi senaristlerinin otosansür uygulamak durumunda kaldığını söyleyen

kişi, yasaklar konusunda fiili bir durum olduğunu dile getirerek, “Sansürün nereden

90 geleceği de belli olmuyor. Sette olabilir, montaja takılabilir. Kanal karar verebilir.

Yayınlanana kadar birçok süzgeçten geçiyor” diye konuşuyor.

Açıklamalar

1 RTÜK: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

2 gard: Boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum; gardını alarak çalışmak: Önceden önlemini alarak çalışmak.

3 fiili bir yasak olma durumu: Uygulamada yasak varmış gibi.

4 muallakta: Sonuca bağlanmamış.

5 muğlak: Anlaşılması güç, karışık.

2. Metnin biçimsel ve dilsel özelliklerini göz önünde bulundurarak yazarın eleştirisini belirleyiniz ve bu eleştiriyi okura nasıl aktardığını inceleyiniz.

[18 Punkte]

Aufgabe HT 1 - Aufgabe 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Burcu Karakaş

TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür

[...]

Milliyet yazarı Sina Koloğlu’nun “Erkenci Kuş” adlı dizide şarap kelimesinin

sansürlendiğini yazması üzerine Türkiye’deki dizilerde uygulanan sansür bir kez daha

gündeme geldi. Buzlanan görüntülerin dizilerdeki oranının artmasında RTÜK 1 cezaları

5 kadar otosansürün de payı var.

Yapım şirketlerine içerik danışmanlığı yapan B., dizi senaristlerinin otosansürü

içselleştirdiğini düşünüyor. “Televizyon sahiplerinin ‘Sansürü yok sayıyorum’ deme şansı

yok, senaristler de bu bilinçle yazıyor. Mesela, tutkulu sevişme sahnesi yazamıyorsun

çünkü ‘yasak’ olduğunu biliyorsun” diyor. Danışman B., Show TV’nin popüler dizisi

10 “Çukur”da yer alan öpüşme sahneleri için gençlerin “ahlakını bozduğu” gerekçesiyle Şubat

ayında kanala 260 bin lira para cezası kesildiğini örnek gösteriyor. Kendisi de uzun süre

dizi senaristliği yapan B., sansürün benzer cezalar nedeniyle doğal bir reflekse dönüştüğünü

anlatıyor:

“Kadın karakter kısa etek mi giydi? Öpüştüler mi? Göğüs dekoltesi mi var? Senaristler ve

15 dizi sektöründe çalışanlar hep gardını 2 alarak çalışıyor.”

[...]

Şarap kelimesinin sansürlenmesinin “yüksek hassasiyet” sonucu olduğunu düşünen B.,

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ceza keser, başımıza dert olur” düşüncesiyle

senaristin ya da yönetmenin kanaldan uyarı gelmesini beklemeden otosansür uyguladığını

20 ifade ediyor. Ancak RTÜK’ün hangi sahneye ceza kesebileceği konusunda bir standart

olmadığını da ekliyor:

“Biz, mesela, Kanal D için yaptığımız ‘Poyraz Karayel’ dizisinde meyhane sohbetleri

yazıyorduk. Rakı sofrası kurulurdu. Sansüre uğramadık. Bazı şeyleri öngörerek kendini

kısıtlıyorsun ama neyin sansürleneceğini kestirebilmek mümkün değil. Adnan Şenses’in

25 televizyonda rakı içip şarkı söylediği günlerden buraya geldik.”

[...]

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir) Yönetim

Kurulu Başkanı İlker Barış da RTÜK cezalarına işaret ediyor. Barış, kanal yöneticilerinin

RTÜK tarafından kesilen cezalardan yıldığını belirterek “ ‘genel ahlak kurallarına’ aykırı bir

30 durum olabilecekse yazar da konuya girmekten kaçınıyor. Durum artık sansür değil,

otosansüre dönmüş durumda” diyor.

Son yıllarda otosansür uygulamalarında artış olduğunu düşünen İlker Barış, danışmanlık

yapan B.’nin de dediği gibi, sansür konusunu kanala ya da konuya göre kategorize etmenin

mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan, RTÜK’ün ceza verebileceği konularda sektörde

35 bir konsensus oluştuğunu dile getiren SenaristBir Başkanı, “Sansür konusunda standart ya

da yazılı bir durum yok aslında. Bir kanalda rakı gösterilirken diğerinde sansürlenebiliyor”

diye konuşuyor.

[...]

RTÜK, gelen şikâyetler üzerine ceza kesebildiği gibi kendi inisiyatifiyle de sansür

40 uygulayabiliyor. RTÜK tarafından hazırlanan ve geçen ay yayınlanan “Vatandaş

Bildirimleri Yıllık Raporu”na göre, 2017 yılında RTÜK’ün çağrı merkezine gelen 142 bin

969 bildirimin 28 bin 441’i diziler hakkında oldu. Bu rakam ile en çok şikayet edilen

yayınlar arasında yüzde 19 oranıyla dizi filmler ikinci sırada yer aldı. En çok şikâyeti alan

Show TV’de yayınlanan “Kalp Atışı” adlı dizi için raporda, “Toplumun en önemli meslek

45 gruplarından polislik ve doktorluğu karşı karşıya getirdiği ve Türk toplumunun hassas bir

dönemine denk geldiği için sisteme çok sayıda bildirim ulaşmıştır” deniliyor.

[...]

İsmini vermek istemeyen bir dizi senaristi, RTÜK raporunda yer verildiği üzere, toplumsal

figürlerin antikahraman olamadığını dile getirerek, “Siyasal iktidarın ideolojisinin taşıyıcısı

50 gördüğü imam, polis ya da hâkim kötü rolde olmuyorlar. Bir büyük göz herkesin tepesinde

geziyor gibi, insanlar rahat hikâye anlatamıyor” diyor.

Senarist, Ramazan ayında çekilen sahnelere de değiniyor: “Ramazan’da, mesela,

karakterlere gündüz sahnelerinde yemek yedirmiyoruz. Mümkünse arada sahur ya da iftar

sahneleri oluyor. Olumlu kahramanların oruç tutmasına gayret edilir” diyor ve bu durumun

55 da kanaldan gelen tavsiye üzerine oluştuğunu anlatıyor. Öte yandan, reyting başarısının

belli bir özgürlük alanı yarattığına da dikkatı çekerek, reytingi yüksek dizilerde senaristlerin

daha az otosansür uygulayabildiğini söylüyor.

Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet

konularında gösterilmediğini belirterek, “Temel insani erdemler konusunda alabildiğine

60 geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok” diyor. Senariste göre, dizilerdeki

sansür endişesinde televizyon kanallarının iktidara yakınlığı belirleyici rol oynuyor: “Eğer

kanal iktidara yakınsa liberal bile olsa uygulamalar muhafazakar olabiliyor. Cumhurbaşkanı

ve ailesi izleyecekmiş gibi onların canını sıkmayacak şekilde yazılıyor. ‘Buna ne derler’

sorusundaki gizli öznenin kim olduğunu herkes biliyor.”

65 [...]

On beş yıldır dizi senaristliği yapan bir kadın senarist de süreç içinde sansürün

içselleştirildiğini dile getirenlerden... “Kendi içimizde otosansür uyguluyoruz. ‘Bunu

yazsak kanaldan geçer mi’ diye düşünüyoruz. Kederli bir sahnede rakı yerine karakter su

içiyor mesela, bardaktaki su tebeşir renginde bile olmuyor” diyor. Benzer şekilde neye

70 sansür uygulanabileceğini tahmin edemediklerini vurguluyor. Sigara sahnelerinin yasak

olduğunu, alkol konusunda benzer bir yasak olmamasına rağmen zaman içinde fiili bir

yasak olma durumu 3 oluştuğunu ifade ederek, “Tutucu, muhafazakar bir tutum içindeyiz.

Dizi bölümleri kanala gitmeden ya da yapımcı veya yönetmen bir şey demeden otosansür

uygulamaya alıştırdık kendimizi” diyor.

75 Senaryoda yer verdikleri ama yönetmenden onay çıkmayınca çekilmeyen bir sevişme

sahnesi hakkında, “İki bekar yetişkinin sevişeceği bir sahne vardı. Onun yerine o sahnede

sohbet ettiler” diye anlatıyor. Kadın bedenine uygulanan sansüre de değinerek, “Ama

mesela yazın çekilen romantik komedi dizilerinde erkek bedeni sere serpe karşımızda”

diyor. Dizide bir kadın karakterin kocasını aldatması durumunda “kötü” karakter olması

80 gerektiğini belirterek, “Aldatma konulu bir sahne yazılıyorsa kadın aldatmıyordur ya da

aldatsa da ‘kötü’ kadındır. Erkekler için bu söz konusu değil” diyor.

[...]

Bir başka ismini vermek istemeyen senarist de cinsel içerikli sahnelerle ilgili olarak,

“Şiddet olur, vahşet olur. Ama özellikle iki yetişkin evli değillerse isteyerek seks yapamaz

85 mesela. Yasak değil ama az çok neyi yazıp neyi yazmayacağınızı bilirsiniz” diyor.

Dizilerde alkollü sahneler konusunda ise bir yasak olmadığını fakat muallakta 4 bir durum

olduğunu belirterek, “Şarap sansürlenebilir veya sansürlenmez. En sıkıntılısı zaten muğlak 5

olan şeyler” diyor. Dizi senaristlerinin otosansür uygulamak durumunda kaldığını söyleyen

kişi, yasaklar konusunda fiili bir durum olduğunu dile getirerek, “Sansürün nereden

90 geleceği de belli olmuyor. Sette olabilir, montaja takılabilir. Kanal karar verebilir.

Yayınlanana kadar birçok süzgeçten geçiyor” diye konuşuyor.

Açıklamalar

1 RTÜK: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

2 gard: Boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum; gardını alarak çalışmak: Önceden önlemini alarak çalışmak.

3 fiili bir yasak olma durumu: Uygulamada yasak varmış gibi.

4 muallakta: Sonuca bağlanmamış.

5 muğlak: Anlaşılması güç, karışık.

3. Aşağıdaki sorulardan yalnızca birini seçerek cevaplayınız:

a)

‘Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet konularında gösterilmediğini belirterek, ‘Temel insani erdemler konusunda alabildiğine geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok’ diyor.’ (Z. 58 – 60) Kendi gözlemlerinizi ve derste öğrendiklerinizi dikkate alarak bu alıntıyı değerlendiriniz ve konuya ilişkin kendi görüşünüzü açıklayınız.

Aufgabe HT 1 - Aufgabe 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Burcu Karakaş

TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür

[...]

Milliyet yazarı Sina Koloğlu’nun “Erkenci Kuş” adlı dizide şarap kelimesinin

sansürlendiğini yazması üzerine Türkiye’deki dizilerde uygulanan sansür bir kez daha

gündeme geldi. Buzlanan görüntülerin dizilerdeki oranının artmasında RTÜK 1 cezaları

5 kadar otosansürün de payı var.

Yapım şirketlerine içerik danışmanlığı yapan B., dizi senaristlerinin otosansürü

içselleştirdiğini düşünüyor. “Televizyon sahiplerinin ‘Sansürü yok sayıyorum’ deme şansı

yok, senaristler de bu bilinçle yazıyor. Mesela, tutkulu sevişme sahnesi yazamıyorsun

çünkü ‘yasak’ olduğunu biliyorsun” diyor. Danışman B., Show TV’nin popüler dizisi

10 “Çukur”da yer alan öpüşme sahneleri için gençlerin “ahlakını bozduğu” gerekçesiyle Şubat

ayında kanala 260 bin lira para cezası kesildiğini örnek gösteriyor. Kendisi de uzun süre

dizi senaristliği yapan B., sansürün benzer cezalar nedeniyle doğal bir reflekse dönüştüğünü

anlatıyor:

“Kadın karakter kısa etek mi giydi? Öpüştüler mi? Göğüs dekoltesi mi var? Senaristler ve

15 dizi sektöründe çalışanlar hep gardını 2 alarak çalışıyor.”

[...]

Şarap kelimesinin sansürlenmesinin “yüksek hassasiyet” sonucu olduğunu düşünen B.,

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ceza keser, başımıza dert olur” düşüncesiyle

senaristin ya da yönetmenin kanaldan uyarı gelmesini beklemeden otosansür uyguladığını

20 ifade ediyor. Ancak RTÜK’ün hangi sahneye ceza kesebileceği konusunda bir standart

olmadığını da ekliyor:

“Biz, mesela, Kanal D için yaptığımız ‘Poyraz Karayel’ dizisinde meyhane sohbetleri

yazıyorduk. Rakı sofrası kurulurdu. Sansüre uğramadık. Bazı şeyleri öngörerek kendini

kısıtlıyorsun ama neyin sansürleneceğini kestirebilmek mümkün değil. Adnan Şenses’in

25 televizyonda rakı içip şarkı söylediği günlerden buraya geldik.”

[...]

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir) Yönetim

Kurulu Başkanı İlker Barış da RTÜK cezalarına işaret ediyor. Barış, kanal yöneticilerinin

RTÜK tarafından kesilen cezalardan yıldığını belirterek “ ‘genel ahlak kurallarına’ aykırı bir

30 durum olabilecekse yazar da konuya girmekten kaçınıyor. Durum artık sansür değil,

otosansüre dönmüş durumda” diyor.

Son yıllarda otosansür uygulamalarında artış olduğunu düşünen İlker Barış, danışmanlık

yapan B.’nin de dediği gibi, sansür konusunu kanala ya da konuya göre kategorize etmenin

mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan, RTÜK’ün ceza verebileceği konularda sektörde

35 bir konsensus oluştuğunu dile getiren SenaristBir Başkanı, “Sansür konusunda standart ya

da yazılı bir durum yok aslında. Bir kanalda rakı gösterilirken diğerinde sansürlenebiliyor”

diye konuşuyor.

[...]

RTÜK, gelen şikâyetler üzerine ceza kesebildiği gibi kendi inisiyatifiyle de sansür

40 uygulayabiliyor. RTÜK tarafından hazırlanan ve geçen ay yayınlanan “Vatandaş

Bildirimleri Yıllık Raporu”na göre, 2017 yılında RTÜK’ün çağrı merkezine gelen 142 bin

969 bildirimin 28 bin 441’i diziler hakkında oldu. Bu rakam ile en çok şikayet edilen

yayınlar arasında yüzde 19 oranıyla dizi filmler ikinci sırada yer aldı. En çok şikâyeti alan

Show TV’de yayınlanan “Kalp Atışı” adlı dizi için raporda, “Toplumun en önemli meslek

45 gruplarından polislik ve doktorluğu karşı karşıya getirdiği ve Türk toplumunun hassas bir

dönemine denk geldiği için sisteme çok sayıda bildirim ulaşmıştır” deniliyor.

[...]

İsmini vermek istemeyen bir dizi senaristi, RTÜK raporunda yer verildiği üzere, toplumsal

figürlerin antikahraman olamadığını dile getirerek, “Siyasal iktidarın ideolojisinin taşıyıcısı

50 gördüğü imam, polis ya da hâkim kötü rolde olmuyorlar. Bir büyük göz herkesin tepesinde

geziyor gibi, insanlar rahat hikâye anlatamıyor” diyor.

Senarist, Ramazan ayında çekilen sahnelere de değiniyor: “Ramazan’da, mesela,

karakterlere gündüz sahnelerinde yemek yedirmiyoruz. Mümkünse arada sahur ya da iftar

sahneleri oluyor. Olumlu kahramanların oruç tutmasına gayret edilir” diyor ve bu durumun

55 da kanaldan gelen tavsiye üzerine oluştuğunu anlatıyor. Öte yandan, reyting başarısının

belli bir özgürlük alanı yarattığına da dikkatı çekerek, reytingi yüksek dizilerde senaristlerin

daha az otosansür uygulayabildiğini söylüyor.

Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet

konularında gösterilmediğini belirterek, “Temel insani erdemler konusunda alabildiğine

60 geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok” diyor. Senariste göre, dizilerdeki

sansür endişesinde televizyon kanallarının iktidara yakınlığı belirleyici rol oynuyor: “Eğer

kanal iktidara yakınsa liberal bile olsa uygulamalar muhafazakar olabiliyor. Cumhurbaşkanı

ve ailesi izleyecekmiş gibi onların canını sıkmayacak şekilde yazılıyor. ‘Buna ne derler’

sorusundaki gizli öznenin kim olduğunu herkes biliyor.”

65 [...]

On beş yıldır dizi senaristliği yapan bir kadın senarist de süreç içinde sansürün

içselleştirildiğini dile getirenlerden... “Kendi içimizde otosansür uyguluyoruz. ‘Bunu

yazsak kanaldan geçer mi’ diye düşünüyoruz. Kederli bir sahnede rakı yerine karakter su

içiyor mesela, bardaktaki su tebeşir renginde bile olmuyor” diyor. Benzer şekilde neye

70 sansür uygulanabileceğini tahmin edemediklerini vurguluyor. Sigara sahnelerinin yasak

olduğunu, alkol konusunda benzer bir yasak olmamasına rağmen zaman içinde fiili bir

yasak olma durumu 3 oluştuğunu ifade ederek, “Tutucu, muhafazakar bir tutum içindeyiz.

Dizi bölümleri kanala gitmeden ya da yapımcı veya yönetmen bir şey demeden otosansür

uygulamaya alıştırdık kendimizi” diyor.

75 Senaryoda yer verdikleri ama yönetmenden onay çıkmayınca çekilmeyen bir sevişme

sahnesi hakkında, “İki bekar yetişkinin sevişeceği bir sahne vardı. Onun yerine o sahnede

sohbet ettiler” diye anlatıyor. Kadın bedenine uygulanan sansüre de değinerek, “Ama

mesela yazın çekilen romantik komedi dizilerinde erkek bedeni sere serpe karşımızda”

diyor. Dizide bir kadın karakterin kocasını aldatması durumunda “kötü” karakter olması

80 gerektiğini belirterek, “Aldatma konulu bir sahne yazılıyorsa kadın aldatmıyordur ya da

aldatsa da ‘kötü’ kadındır. Erkekler için bu söz konusu değil” diyor.

[...]

Bir başka ismini vermek istemeyen senarist de cinsel içerikli sahnelerle ilgili olarak,

“Şiddet olur, vahşet olur. Ama özellikle iki yetişkin evli değillerse isteyerek seks yapamaz

85 mesela. Yasak değil ama az çok neyi yazıp neyi yazmayacağınızı bilirsiniz” diyor.

Dizilerde alkollü sahneler konusunda ise bir yasak olmadığını fakat muallakta 4 bir durum

olduğunu belirterek, “Şarap sansürlenebilir veya sansürlenmez. En sıkıntılısı zaten muğlak 5

olan şeyler” diyor. Dizi senaristlerinin otosansür uygulamak durumunda kaldığını söyleyen

kişi, yasaklar konusunda fiili bir durum olduğunu dile getirerek, “Sansürün nereden

90 geleceği de belli olmuyor. Sette olabilir, montaja takılabilir. Kanal karar verebilir.

Yayınlanana kadar birçok süzgeçten geçiyor” diye konuşuyor.

Açıklamalar

1 RTÜK: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

2 gard: Boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum; gardını alarak çalışmak: Önceden önlemini alarak çalışmak.

3 fiili bir yasak olma durumu: Uygulamada yasak varmış gibi.

4 muallakta: Sonuca bağlanmamış.

5 muğlak: Anlaşılması güç, karışık.

b)

Burcu Karakaş’ın metnini okuduktan sonra konu dikkatinizi çekti ve eksisozluk.com sayfasında, dizilerde uygulanan sansür ve otosansür hakkındaki düşüncelerinizi dile getiren bir blog yazısı kaleme almak istediniz. Bu blog yazısını, metnin tamamından, kendi bilgi birikiminizden ve kişisel izlenimlerinizden yararlanarak yazınız.

(12 Punkte)

Aufgabe HT 1 - Aufgabe 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Kısa süre önce Türkiye'de yaşayan bir arkadaşınızla Türk dizilerindeki sansür ve otosansür üzerine sohbet ettiniz; arkadaşınız, bu konunun Alman televizyonu açısından da önem taşıyıp taşımadığını öğrenmek istedi. Daha sonra internette "Ufa führt Selbstzensur bei Film-Produktionen ein" başlıklı bir metne rastladınız ve bunu arkadaşınıza anlatmak istiyorsunuz. Bu amaçla, metindeki önemli bilgileri bir e-postada özetleyerek arkadaşınıza aktarınız.

Klausurteil A

Burcu Karakaş

TV dizilerinin perde arkası: Sansür ve otosansür

[...]

Milliyet yazarı Sina Koloğlu’nun “Erkenci Kuş” adlı dizide şarap kelimesinin

sansürlendiğini yazması üzerine Türkiye’deki dizilerde uygulanan sansür bir kez daha

gündeme geldi. Buzlanan görüntülerin dizilerdeki oranının artmasında RTÜK 1 cezaları

5 kadar otosansürün de payı var.

Yapım şirketlerine içerik danışmanlığı yapan B., dizi senaristlerinin otosansürü

içselleştirdiğini düşünüyor. “Televizyon sahiplerinin ‘Sansürü yok sayıyorum’ deme şansı

yok, senaristler de bu bilinçle yazıyor. Mesela, tutkulu sevişme sahnesi yazamıyorsun

çünkü ‘yasak’ olduğunu biliyorsun” diyor. Danışman B., Show TV’nin popüler dizisi

10 “Çukur”da yer alan öpüşme sahneleri için gençlerin “ahlakını bozduğu” gerekçesiyle Şubat

ayında kanala 260 bin lira para cezası kesildiğini örnek gösteriyor. Kendisi de uzun süre

dizi senaristliği yapan B., sansürün benzer cezalar nedeniyle doğal bir reflekse dönüştüğünü

anlatıyor:

“Kadın karakter kısa etek mi giydi? Öpüştüler mi? Göğüs dekoltesi mi var? Senaristler ve

15 dizi sektöründe çalışanlar hep gardını 2 alarak çalışıyor.”

[...]

Şarap kelimesinin sansürlenmesinin “yüksek hassasiyet” sonucu olduğunu düşünen B.,

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ceza keser, başımıza dert olur” düşüncesiyle

senaristin ya da yönetmenin kanaldan uyarı gelmesini beklemeden otosansür uyguladığını

20 ifade ediyor. Ancak RTÜK’ün hangi sahneye ceza kesebileceği konusunda bir standart

olmadığını da ekliyor:

“Biz, mesela, Kanal D için yaptığımız ‘Poyraz Karayel’ dizisinde meyhane sohbetleri

yazıyorduk. Rakı sofrası kurulurdu. Sansüre uğramadık. Bazı şeyleri öngörerek kendini

kısıtlıyorsun ama neyin sansürleneceğini kestirebilmek mümkün değil. Adnan Şenses’in

25 televizyonda rakı içip şarkı söylediği günlerden buraya geldik.”

[...]

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir) Yönetim

Kurulu Başkanı İlker Barış da RTÜK cezalarına işaret ediyor. Barış, kanal yöneticilerinin

RTÜK tarafından kesilen cezalardan yıldığını belirterek “ ‘genel ahlak kurallarına’ aykırı bir

30 durum olabilecekse yazar da konuya girmekten kaçınıyor. Durum artık sansür değil,

otosansüre dönmüş durumda” diyor.

Son yıllarda otosansür uygulamalarında artış olduğunu düşünen İlker Barış, danışmanlık

yapan B.’nin de dediği gibi, sansür konusunu kanala ya da konuya göre kategorize etmenin

mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan, RTÜK’ün ceza verebileceği konularda sektörde

35 bir konsensus oluştuğunu dile getiren SenaristBir Başkanı, “Sansür konusunda standart ya

da yazılı bir durum yok aslında. Bir kanalda rakı gösterilirken diğerinde sansürlenebiliyor”

diye konuşuyor.

[...]

RTÜK, gelen şikâyetler üzerine ceza kesebildiği gibi kendi inisiyatifiyle de sansür

40 uygulayabiliyor. RTÜK tarafından hazırlanan ve geçen ay yayınlanan “Vatandaş

Bildirimleri Yıllık Raporu”na göre, 2017 yılında RTÜK’ün çağrı merkezine gelen 142 bin

969 bildirimin 28 bin 441’i diziler hakkında oldu. Bu rakam ile en çok şikayet edilen

yayınlar arasında yüzde 19 oranıyla dizi filmler ikinci sırada yer aldı. En çok şikâyeti alan

Show TV’de yayınlanan “Kalp Atışı” adlı dizi için raporda, “Toplumun en önemli meslek

45 gruplarından polislik ve doktorluğu karşı karşıya getirdiği ve Türk toplumunun hassas bir

dönemine denk geldiği için sisteme çok sayıda bildirim ulaşmıştır” deniliyor.

[...]

İsmini vermek istemeyen bir dizi senaristi, RTÜK raporunda yer verildiği üzere, toplumsal

figürlerin antikahraman olamadığını dile getirerek, “Siyasal iktidarın ideolojisinin taşıyıcısı

50 gördüğü imam, polis ya da hâkim kötü rolde olmuyorlar. Bir büyük göz herkesin tepesinde

geziyor gibi, insanlar rahat hikâye anlatamıyor” diyor.

Senarist, Ramazan ayında çekilen sahnelere de değiniyor: “Ramazan’da, mesela,

karakterlere gündüz sahnelerinde yemek yedirmiyoruz. Mümkünse arada sahur ya da iftar

sahneleri oluyor. Olumlu kahramanların oruç tutmasına gayret edilir” diyor ve bu durumun

55 da kanaldan gelen tavsiye üzerine oluştuğunu anlatıyor. Öte yandan, reyting başarısının

belli bir özgürlük alanı yarattığına da dikkatı çekerek, reytingi yüksek dizilerde senaristlerin

daha az otosansür uygulayabildiğini söylüyor.

Senarist, alkol ya da cinsellik konularına geliştirilen duyarlılığın istismar ve şiddet

konularında gösterilmediğini belirterek, “Temel insani erdemler konusunda alabildiğine

60 geniş davranılabiliyor. Bunlara kimsenin itirazı yok” diyor. Senariste göre, dizilerdeki

sansür endişesinde televizyon kanallarının iktidara yakınlığı belirleyici rol oynuyor: “Eğer

kanal iktidara yakınsa liberal bile olsa uygulamalar muhafazakar olabiliyor. Cumhurbaşkanı

ve ailesi izleyecekmiş gibi onların canını sıkmayacak şekilde yazılıyor. ‘Buna ne derler’

sorusundaki gizli öznenin kim olduğunu herkes biliyor.”

65 [...]

On beş yıldır dizi senaristliği yapan bir kadın senarist de süreç içinde sansürün

içselleştirildiğini dile getirenlerden... “Kendi içimizde otosansür uyguluyoruz. ‘Bunu

yazsak kanaldan geçer mi’ diye düşünüyoruz. Kederli bir sahnede rakı yerine karakter su

içiyor mesela, bardaktaki su tebeşir renginde bile olmuyor” diyor. Benzer şekilde neye

70 sansür uygulanabileceğini tahmin edemediklerini vurguluyor. Sigara sahnelerinin yasak

olduğunu, alkol konusunda benzer bir yasak olmamasına rağmen zaman içinde fiili bir

yasak olma durumu 3 oluştuğunu ifade ederek, “Tutucu, muhafazakar bir tutum içindeyiz.

Dizi bölümleri kanala gitmeden ya da yapımcı veya yönetmen bir şey demeden otosansür

uygulamaya alıştırdık kendimizi” diyor.

75 Senaryoda yer verdikleri ama yönetmenden onay çıkmayınca çekilmeyen bir sevişme

sahnesi hakkında, “İki bekar yetişkinin sevişeceği bir sahne vardı. Onun yerine o sahnede

sohbet ettiler” diye anlatıyor. Kadın bedenine uygulanan sansüre de değinerek, “Ama

mesela yazın çekilen romantik komedi dizilerinde erkek bedeni sere serpe karşımızda”

diyor. Dizide bir kadın karakterin kocasını aldatması durumunda “kötü” karakter olması

80 gerektiğini belirterek, “Aldatma konulu bir sahne yazılıyorsa kadın aldatmıyordur ya da

aldatsa da ‘kötü’ kadındır. Erkekler için bu söz konusu değil” diyor.

[...]

Bir başka ismini vermek istemeyen senarist de cinsel içerikli sahnelerle ilgili olarak,

“Şiddet olur, vahşet olur. Ama özellikle iki yetişkin evli değillerse isteyerek seks yapamaz

85 mesela. Yasak değil ama az çok neyi yazıp neyi yazmayacağınızı bilirsiniz” diyor.

Dizilerde alkollü sahneler konusunda ise bir yasak olmadığını fakat muallakta 4 bir durum

olduğunu belirterek, “Şarap sansürlenebilir veya sansürlenmez. En sıkıntılısı zaten muğlak 5

olan şeyler” diyor. Dizi senaristlerinin otosansür uygulamak durumunda kaldığını söyleyen

kişi, yasaklar konusunda fiili bir durum olduğunu dile getirerek, “Sansürün nereden

90 geleceği de belli olmuyor. Sette olabilir, montaja takılabilir. Kanal karar verebilir.

Yayınlanana kadar birçok süzgeçten geçiyor” diye konuşuyor.

Açıklamalar

1 RTÜK: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

2 gard: Boks vb. oyunlarda korunmak için alınan durum; gardını alarak çalışmak: Önceden önlemini alarak çalışmak.

3 fiili bir yasak olma durumu: Uygulamada yasak varmış gibi.

4 muallakta: Sonuca bağlanmamış.

5 muğlak: Anlaşılması güç, karışık.

Aufgabe HT 2 - Aufgabe 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A

Bu bölümde İstanbul’da doğmuş ve orada büyümüş, Yunan kökenli bir Türk profesör, havaalanında uçağının kalkış saatini beklerken Amerikalı bir kadınla karşılaşır ve onunla konuşmaya başlar.

Buket Uzuner

İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp!

[...]

Bu denli pervasız, genç-işi ve hızlı tanışmalara alışık olmadığı beden dilindeki

rahatsızlıktan anlaşılan ama kadından hoşlandığı için bunu gizlemeye çalışan Profesör

Seferis, kendi kültürel terbiyesinin bir refleksiyle aniden ayağa kalkıp, keten ceketinin

5 düğmelerini ilikledi ve elini uzattı:

“Bendeniz Profesör Seferis, Yannis Seferis, hanımefendi!” dedi.

Onun bu eski moda zarafetinden hoşlandığını gizlemeyen İstanbullu Susan kıkırdayarak

elini uzattı, Profesör Seferis bu eli bir balerininkiymiş gibi tuttu ve zarifçe öptü. Her kadın

elinin zarafet, ustalık ve ona kadın olduğu hissettirilerek tutulduğunda nasıl canlanıp,

10 dişileşeceğini pek çok kez denemiş erkeklere özgü özgüvenle gülümsedi. […]

“Gerçek bir İstanbul efendisi oldun sen şimdi be!” dedi İstanbullu Susan, elini kibarca

öpen Profesör Seferis’e dişi bir kahkaha patlatarak. “Ben de eskiden San Francisco’luydum,

ama bak 10 yıldır artık İstanbullu oldum valla!”

“Ancak bir İstanbullu olduysanız Madam, İstanbulluluk ruhunu anlayabilirsiniz. Bir kere

15 anladınız mı da asla başka bir yerli olamazsınız!”

“Yok madam, falan filan yok be! Bana istersen Susan ya da Susan diyebilirsin, artık ben

İstanbullu Susan’ım, anlıyorsun?”

İstanbullu Susan’ın TÖMER kurslarında öğrendiği Türkçesine çocuksu bir tad katan

Amerikan aksanı kadar ‘valla’, ‘ya’, ‘be’, ‘ulan’, ‘hayda’lı sokak dilini konuşması Profesör

20 Yannis Seferis’i altüst etmiş, kendi gözünde kadına egzotik bir dişilik katarak, tahrik edici

bir özellik kazanmıştı. O elbette bunlardan habersiz, kendi kendine konuşur gibi devam etti:

“Bak şehirler de ruha sahiptir, bu spirit, ruh işte, onu anlamazsan şehri de anlamazsın, di

mi? Ama bu İstanbul farklıdır yani: İstanbul ruhunu anladın mı, artık terk edemiyorsun

valla! Ya, aslında sen de bunu dedin di mi?”

25 “Doğru söylüyorsunuz hanımefendi. Bu İstanbul, ‘ne seninle-ne sensiz’ ıstırabıdır 1

aslında… Ah aah, terk etseniz de başka yerlerde mutlu olamıyorsunuz… Dünyada pek az

böyle sihirli şehir olduğunu söylerler; Paris, Londra, Roma… […]”

“[…] İstanbul, yani bütün Avrupa tarihi çok eskidir ve bu şehri güzel yapan, mesela

üzerinde hepsi iz bırakan başka başka medeniyetler olmuştur valla! Yani sen mesela, sen

30 Rum musun Yannis?”

[…]

“Bendeniz öncelikle İstanbulluyum hanımefendi. Rum kimliğim ikinci derecededir.

Atina’da bizlere Turkomeritis, yani Türk ülkesinden derler, Tatavlalı derler, şimdi adı

Kurtuluş olan semttir aslında… Buradaysa Rum derler, gayrimüslim 2 derler, azınlık derler,

35 derler oğlu derler… Sözün kısası, iki anadilim vardır, ikisinde de azınlık sayılmaktayım.

Ancak bana soracak olursanız, bendeniz hakiki İstanbulluyum hanımefendi. Zaten,

‘İstanbul’da doğan, artık hep İstanbullu kalır’ derler!”

Kısa bir boşluk bırakıp büyük bir sır açıklar gibi fısıldadı:

“Bir de lütfen… Yunanca’da 3 bana hitap ederken Yanni demeniz gerekir, sonundaki s

40 harfi düşer!” dedi sıkılarak.

“Ah ha! Anladım Yanni. Bak bu İstanbulluluk konusunu çok iyi açıkladın ha valla! Ben

de Amerika’da bunu anlatmak istiyorum ama çok zordur anlatmak orada. Türkiye deyince

hep o kadınlarını hapseden, zorla örten, söz dinlemezse taşlayarak öldüren, kara sakallı

erkekler memleketi anlıyorlar be! Tamam, öyle bir Türkiye de var, var yani… […] Ama

45 Türkiye fotoğrafı ne tamamen odur, ne de bu!” diye eliyle bekleme salonunda oturanları

gösterdi.

Susan’ın Türkiye’yi, dolayısıyla İstanbul’u savunmasıyla gururlanan Profesör Seferis,

utangaç bir gülümsemeyle kravatını, ceketinin yakasını düzeltti, buruşan pantolonunu eliyle

ütülemeye çalıştı. Her şeyin mükemmel, temiz ve düzenli olduğunu kontrol ettikten sonra

50 rahatladı. Onun bu düzenlilik hastalığının ve tiklerinin farkında bile olmayan İstanbullu

Susan çantasından bir çiklet çıkartıp ağzına attı:

“Bizans, Doğu Roma, Osmanlı-Selçuklu medeniyetleri falan filan hepsi üst üste, yan

yana geldi ve bu şehri çok magnificent, yani muhteşem diyorsun, öyle yaptı işte. Ruhu

melezdir bu İstanbul’un yani valla!”

55 “Ruhu melezdir İstanbul’un tabii… Ama Eleni Halam işte bunu anlamazlıktan geliyor!”

diye aniden ağzından kaçırdı Profesör Seferis.

“Hımm?”

“Halam… Eleni Halam,” diye açıklamak durumunda kaldı Profesör Seferis, biraz da

kendine kızarak.

60 “O Atina’ya göçtü yıllar önce… Fakat orada bütün akrabaları, dostları arasında yalnız

yaşıyor. İstanbulsuz olmak onu çok yalnız bırakıyor… Çocukluğu, genç kızlığı burada

geçmiştir, buranın şarkıları, efsaneleriyle büyümüştür…”

“Hımmm… Böyledir ama İstanbul, özletir kendini bir âşık gibi aynen yani…”

“Bravo Susan Hanım! Aynen öyledir. Bakınız Eleni Halam artık iyice yaşlanmıştır ve

65 haftada iki kere aramaktadır beni: ‘Yanni’ diyor, ‘Yanni ah bırak artık şu emosyonelliği,

İstanbul artık bize vatan değildir. […] Kalk gel, bak soyun sopun, ailen hepten Atina’dadır.

Burası senin yurdun, evindir. Ayde stin Atina! 4 Bırak artık İstanbul’u bırak da haydi

Atina’ya gel!’”

[…]

70 “Benim annem o kadar yaşlı değil henüz, ama bizim oradan bakınca hâlâ barbarların

tehlikeli ve çok maço görünen memleketinde neden yaşadığımı anlamaz, kızar bana çok

yani…” diye iç çekti İstanbullu Susan:

“Oysa bak benim İstanbul imajım çok farklıdır. İstanbul’a turist olarak ilk gelişimdi, ben

önce renkler gördüm, bir uçurtmanın kuyruğunda dans eden kırmızılar, maviler, beyazlar,

75 altın renkleri, siyah ve kızıllar, gümüş ve yeşiller… […] Mozayikler, çiniler, baharat

kokuları, kilise haçları, sonra camii hilalleri ve bir de sinagog yıldızları… İstanbul deyince

aklıma karmakarışık renkler, kokular gelir… […] Ben çok seviyorum bu İstanbul’u,

anlıyorsun? Bu şehrin kaosunu, uzlaşmazlığını, düzenliliğe karşı muhalefetini, soylu

geçmişini takmayışındaki dikbaşlılığı, kimseye kulak vermeyişindeki anarşik, hatta nihilist

80 duruşunu ve herkese rağmen, nasıl demeli, her baskıya veya ilgisizliğe rağmen güvenini…

self-confidence … yani kendine güvenini seviyorum. Günlük hayatta martılar ve denizle yan

yana gürültüsünü, sonra cami içlerindeki sessizliğini, Sufizm derinliğindeki o… nasıl

söylemeli… mistik renklerini, sonra bu sizin milletin çocuksuluğunu falan seviyorum ya!

Aşk gibi işte! Falan filan yani, anlıyorsun sen valla! Vatan nedir yani? Ben İstanbulluyum

85 be!”

“Vatan nedir?” diye mırıldandı Profesör Seferis.

“Vatan nedir? Vatan neresidir?”

O sırada, yüzlerce insanı İstanbul’dan farklı dünya şehirlerine doğru uçuracak farklı

havayollarına ait uçakların kalkış saatleri anonsları duyuldu. Farklı şehirlere, farklı

90 vatanlara veya vatandan uzağa doğru yola çıkacak yolcular farklı kapılara doğru acele acele

yürüdüler.

“‘Ah Eleni Halacığım, ah hangi vatan?’ demek isterim de ona kıyamam. Eğer Atina’ya

sığarsa çocukluğum, ilkgençliğim 5, ilk anılarım, mahalle arkadaşlarımla uçurttuğum

uçurtmalar, oynadığım toplar, kazandığım cicilona cam bilyeler, kaçırdığımız uçan

95 balonlar, Tatavla Panayırı’nda Apokria 6 büyük perhizinden önce günlerce süren karnaval

eğlencelerini paylaştığımız komşularımız, o zamanlar yediğimiz Şam tatlıları, macunlar,

cevizli muskalar, içtiğimiz salepler, kalbimdeki İstanbul’u nereye koyacağım? Eğer

İstanbul vatan değilse Atina nasıl olacak? Peki, İstanbul vatansa çocukluk arkadaşım Tasos

Atina’ya, Nikos Selanik’e, Silva Amerika’ya, Varojan Paris’e göçmüşken, Akarca

100 Yokuşu’nun parke taşları sökülüp asfalt yapılmışken, Yeni Atlas sineması kapanmışken

bana ne kalmıştır geriye? Vatan neresidir, anıların mı, akraba ve arkadaşların yaşadığı yer

mi? Neresidir vatan hanımefendi?”

[...]

1 ıstırap: Acı, üzüntü, keder.

2 gayrimüslim: Müslüman olmayan kimse.

3 Yunanca’da: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yunancada.

4 Haydi (Yunanca).

5 ilkgençliğim: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist ilk gençliğim.

6 İstanbul’un eski yerleşimlerinden Tatavla (Şişli’deki Kurtuluş semti) ile özdeşleşmiş köklü bir gelenek olan ‘Tatavla Karnavalı’ kışın bahara dönüşünü müjdeleyen, bolluk ve bereketin simgesidir. İstanbullu Rumlar, Şubat sonu veya Mart başında ‘Apokria’ ismiyle de bilinen karnavala kırk gün önceden hazırlanmaya başlar; kostümler ve birbirinden renkli maskeler sandıklardan çıkarılır. Böylece perhizden önce kırk gün süren Tatavla Panayırı’nda (çeşitli sergilerin de bulunduğu büyük pazar) insanlar alışveriş-eğlence-kültür geleneğini yaşar.

1. Verilen roman bölümünde Profesör Seferis ile Susan'ın yaptığı konuşmayı ve her ikisinin içinde bulunduğu durumu özetleyiniz. [10 Puan]

Aufgabe HT 2 - Aufgabe 2 · Analyse literarischer Texte (Figuren, Erzählweise, Sprache)

Klausurteil A

Bu bölümde İstanbul’da doğmuş ve orada büyümüş, Yunan kökenli bir Türk profesör, havaalanında uçağının kalkış saatini beklerken Amerikalı bir kadınla karşılaşır ve onunla konuşmaya başlar.

Buket Uzuner

İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp!

[...]

Bu denli pervasız, genç-işi ve hızlı tanışmalara alışık olmadığı beden dilindeki

rahatsızlıktan anlaşılan ama kadından hoşlandığı için bunu gizlemeye çalışan Profesör

Seferis, kendi kültürel terbiyesinin bir refleksiyle aniden ayağa kalkıp, keten ceketinin

5 düğmelerini ilikledi ve elini uzattı:

“Bendeniz Profesör Seferis, Yannis Seferis, hanımefendi!” dedi.

Onun bu eski moda zarafetinden hoşlandığını gizlemeyen İstanbullu Susan kıkırdayarak

elini uzattı, Profesör Seferis bu eli bir balerininkiymiş gibi tuttu ve zarifçe öptü. Her kadın

elinin zarafet, ustalık ve ona kadın olduğu hissettirilerek tutulduğunda nasıl canlanıp,

10 dişileşeceğini pek çok kez denemiş erkeklere özgü özgüvenle gülümsedi. […]

“Gerçek bir İstanbul efendisi oldun sen şimdi be!” dedi İstanbullu Susan, elini kibarca

öpen Profesör Seferis’e dişi bir kahkaha patlatarak. “Ben de eskiden San Francisco’luydum,

ama bak 10 yıldır artık İstanbullu oldum valla!”

“Ancak bir İstanbullu olduysanız Madam, İstanbulluluk ruhunu anlayabilirsiniz. Bir kere

15 anladınız mı da asla başka bir yerli olamazsınız!”

“Yok madam, falan filan yok be! Bana istersen Susan ya da Susan diyebilirsin, artık ben

İstanbullu Susan’ım, anlıyorsun?”

İstanbullu Susan’ın TÖMER kurslarında öğrendiği Türkçesine çocuksu bir tad katan

Amerikan aksanı kadar ‘valla’, ‘ya’, ‘be’, ‘ulan’, ‘hayda’lı sokak dilini konuşması Profesör

20 Yannis Seferis’i altüst etmiş, kendi gözünde kadına egzotik bir dişilik katarak, tahrik edici

bir özellik kazanmıştı. O elbette bunlardan habersiz, kendi kendine konuşur gibi devam etti:

“Bak şehirler de ruha sahiptir, bu spirit, ruh işte, onu anlamazsan şehri de anlamazsın, di

mi? Ama bu İstanbul farklıdır yani: İstanbul ruhunu anladın mı, artık terk edemiyorsun

valla! Ya, aslında sen de bunu dedin di mi?”

25 “Doğru söylüyorsunuz hanımefendi. Bu İstanbul, ‘ne seninle-ne sensiz’ ıstırabıdır 1

aslında… Ah aah, terk etseniz de başka yerlerde mutlu olamıyorsunuz… Dünyada pek az

böyle sihirli şehir olduğunu söylerler; Paris, Londra, Roma… […]”

“[…] İstanbul, yani bütün Avrupa tarihi çok eskidir ve bu şehri güzel yapan, mesela

üzerinde hepsi iz bırakan başka başka medeniyetler olmuştur valla! Yani sen mesela, sen

30 Rum musun Yannis?”

[…]

“Bendeniz öncelikle İstanbulluyum hanımefendi. Rum kimliğim ikinci derecededir.

Atina’da bizlere Turkomeritis, yani Türk ülkesinden derler, Tatavlalı derler, şimdi adı

Kurtuluş olan semttir aslında… Buradaysa Rum derler, gayrimüslim 2 derler, azınlık derler,

35 derler oğlu derler… Sözün kısası, iki anadilim vardır, ikisinde de azınlık sayılmaktayım.

Ancak bana soracak olursanız, bendeniz hakiki İstanbulluyum hanımefendi. Zaten,

‘İstanbul’da doğan, artık hep İstanbullu kalır’ derler!”

Kısa bir boşluk bırakıp büyük bir sır açıklar gibi fısıldadı:

“Bir de lütfen… Yunanca’da 3 bana hitap ederken Yanni demeniz gerekir, sonundaki s

40 harfi düşer!” dedi sıkılarak.

“Ah ha! Anladım Yanni. Bak bu İstanbulluluk konusunu çok iyi açıkladın ha valla! Ben

de Amerika’da bunu anlatmak istiyorum ama çok zordur anlatmak orada. Türkiye deyince

hep o kadınlarını hapseden, zorla örten, söz dinlemezse taşlayarak öldüren, kara sakallı

erkekler memleketi anlıyorlar be! Tamam, öyle bir Türkiye de var, var yani… […] Ama

45 Türkiye fotoğrafı ne tamamen odur, ne de bu!” diye eliyle bekleme salonunda oturanları

gösterdi.

Susan’ın Türkiye’yi, dolayısıyla İstanbul’u savunmasıyla gururlanan Profesör Seferis,

utangaç bir gülümsemeyle kravatını, ceketinin yakasını düzeltti, buruşan pantolonunu eliyle

ütülemeye çalıştı. Her şeyin mükemmel, temiz ve düzenli olduğunu kontrol ettikten sonra

50 rahatladı. Onun bu düzenlilik hastalığının ve tiklerinin farkında bile olmayan İstanbullu

Susan çantasından bir çiklet çıkartıp ağzına attı:

“Bizans, Doğu Roma, Osmanlı-Selçuklu medeniyetleri falan filan hepsi üst üste, yan

yana geldi ve bu şehri çok magnificent, yani muhteşem diyorsun, öyle yaptı işte. Ruhu

melezdir bu İstanbul’un yani valla!”

55 “Ruhu melezdir İstanbul’un tabii… Ama Eleni Halam işte bunu anlamazlıktan geliyor!”

diye aniden ağzından kaçırdı Profesör Seferis.

“Hımm?”

“Halam… Eleni Halam,” diye açıklamak durumunda kaldı Profesör Seferis, biraz da

kendine kızarak.

60 “O Atina’ya göçtü yıllar önce… Fakat orada bütün akrabaları, dostları arasında yalnız

yaşıyor. İstanbulsuz olmak onu çok yalnız bırakıyor… Çocukluğu, genç kızlığı burada

geçmiştir, buranın şarkıları, efsaneleriyle büyümüştür…”

“Hımmm… Böyledir ama İstanbul, özletir kendini bir âşık gibi aynen yani…”

“Bravo Susan Hanım! Aynen öyledir. Bakınız Eleni Halam artık iyice yaşlanmıştır ve

65 haftada iki kere aramaktadır beni: ‘Yanni’ diyor, ‘Yanni ah bırak artık şu emosyonelliği,

İstanbul artık bize vatan değildir. […] Kalk gel, bak soyun sopun, ailen hepten Atina’dadır.

Burası senin yurdun, evindir. Ayde stin Atina! 4 Bırak artık İstanbul’u bırak da haydi

Atina’ya gel!’”

[…]

70 “Benim annem o kadar yaşlı değil henüz, ama bizim oradan bakınca hâlâ barbarların

tehlikeli ve çok maço görünen memleketinde neden yaşadığımı anlamaz, kızar bana çok

yani…” diye iç çekti İstanbullu Susan:

“Oysa bak benim İstanbul imajım çok farklıdır. İstanbul’a turist olarak ilk gelişimdi, ben

önce renkler gördüm, bir uçurtmanın kuyruğunda dans eden kırmızılar, maviler, beyazlar,

75 altın renkleri, siyah ve kızıllar, gümüş ve yeşiller… […] Mozayikler, çiniler, baharat

kokuları, kilise haçları, sonra camii hilalleri ve bir de sinagog yıldızları… İstanbul deyince

aklıma karmakarışık renkler, kokular gelir… […] Ben çok seviyorum bu İstanbul’u,

anlıyorsun? Bu şehrin kaosunu, uzlaşmazlığını, düzenliliğe karşı muhalefetini, soylu

geçmişini takmayışındaki dikbaşlılığı, kimseye kulak vermeyişindeki anarşik, hatta nihilist

80 duruşunu ve herkese rağmen, nasıl demeli, her baskıya veya ilgisizliğe rağmen güvenini…

self-confidence … yani kendine güvenini seviyorum. Günlük hayatta martılar ve denizle yan

yana gürültüsünü, sonra cami içlerindeki sessizliğini, Sufizm derinliğindeki o… nasıl

söylemeli… mistik renklerini, sonra bu sizin milletin çocuksuluğunu falan seviyorum ya!

Aşk gibi işte! Falan filan yani, anlıyorsun sen valla! Vatan nedir yani? Ben İstanbulluyum

85 be!”

“Vatan nedir?” diye mırıldandı Profesör Seferis.

“Vatan nedir? Vatan neresidir?”

O sırada, yüzlerce insanı İstanbul’dan farklı dünya şehirlerine doğru uçuracak farklı

havayollarına ait uçakların kalkış saatleri anonsları duyuldu. Farklı şehirlere, farklı

90 vatanlara veya vatandan uzağa doğru yola çıkacak yolcular farklı kapılara doğru acele acele

yürüdüler.

“‘Ah Eleni Halacığım, ah hangi vatan?’ demek isterim de ona kıyamam. Eğer Atina’ya

sığarsa çocukluğum, ilkgençliğim 5, ilk anılarım, mahalle arkadaşlarımla uçurttuğum

uçurtmalar, oynadığım toplar, kazandığım cicilona cam bilyeler, kaçırdığımız uçan

95 balonlar, Tatavla Panayırı’nda Apokria 6 büyük perhizinden önce günlerce süren karnaval

eğlencelerini paylaştığımız komşularımız, o zamanlar yediğimiz Şam tatlıları, macunlar,

cevizli muskalar, içtiğimiz salepler, kalbimdeki İstanbul’u nereye koyacağım? Eğer

İstanbul vatan değilse Atina nasıl olacak? Peki, İstanbul vatansa çocukluk arkadaşım Tasos

Atina’ya, Nikos Selanik’e, Silva Amerika’ya, Varojan Paris’e göçmüşken, Akarca

100 Yokuşu’nun parke taşları sökülüp asfalt yapılmışken, Yeni Atlas sineması kapanmışken

bana ne kalmıştır geriye? Vatan neresidir, anıların mı, akraba ve arkadaşların yaşadığı yer

mi? Neresidir vatan hanımefendi?”

[...]

1 ıstırap: Acı, üzüntü, keder.

2 gayrimüslim: Müslüman olmayan kimse.

3 Yunanca’da: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yunancada.

4 Haydi (Yunanca).

5 ilkgençliğim: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist ilk gençliğim.

6 İstanbul’un eski yerleşimlerinden Tatavla (Şişli’deki Kurtuluş semti) ile özdeşleşmiş köklü bir gelenek olan ‘Tatavla Karnavalı’ kışın bahara dönüşünü müjdeleyen, bolluk ve bereketin simgesidir. İstanbullu Rumlar, Şubat sonu veya Mart başında ‘Apokria’ ismiyle de bilinen karnavala kırk gün önceden hazırlanmaya başlar; kostümler ve birbirinden renkli maskeler sandıklardan çıkarılır. Böylece perhizden önce kırk gün süren Tatavla Panayırı’nda (çeşitli sergilerin de bulunduğu büyük pazar) insanlar alışveriş-eğlence-kültür geleneğini yaşar.

2. Metnin dil özelliklerini de göz önünde bulundurarak Profesör Seferis ile Susan’ın karakterlerini çizin; aralarındaki ilişkiyi ve vatan konusundaki düşüncelerini inceleyiniz. [20 Puan]

Aufgabe HT 2 - Aufgabe 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A

Bu bölümde İstanbul’da doğmuş ve orada büyümüş, Yunan kökenli bir Türk profesör, havaalanında uçağının kalkış saatini beklerken Amerikalı bir kadınla karşılaşır ve onunla konuşmaya başlar.

Buket Uzuner

İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp!

[...]

Bu denli pervasız, genç-işi ve hızlı tanışmalara alışık olmadığı beden dilindeki

rahatsızlıktan anlaşılan ama kadından hoşlandığı için bunu gizlemeye çalışan Profesör

Seferis, kendi kültürel terbiyesinin bir refleksiyle aniden ayağa kalkıp, keten ceketinin

5 düğmelerini ilikledi ve elini uzattı:

“Bendeniz Profesör Seferis, Yannis Seferis, hanımefendi!” dedi.

Onun bu eski moda zarafetinden hoşlandığını gizlemeyen İstanbullu Susan kıkırdayarak

elini uzattı, Profesör Seferis bu eli bir balerininkiymiş gibi tuttu ve zarifçe öptü. Her kadın

elinin zarafet, ustalık ve ona kadın olduğu hissettirilerek tutulduğunda nasıl canlanıp,

10 dişileşeceğini pek çok kez denemiş erkeklere özgü özgüvenle gülümsedi. […]

“Gerçek bir İstanbul efendisi oldun sen şimdi be!” dedi İstanbullu Susan, elini kibarca

öpen Profesör Seferis’e dişi bir kahkaha patlatarak. “Ben de eskiden San Francisco’luydum,

ama bak 10 yıldır artık İstanbullu oldum valla!”

“Ancak bir İstanbullu olduysanız Madam, İstanbulluluk ruhunu anlayabilirsiniz. Bir kere

15 anladınız mı da asla başka bir yerli olamazsınız!”

“Yok madam, falan filan yok be! Bana istersen Susan ya da Susan diyebilirsin, artık ben

İstanbullu Susan’ım, anlıyorsun?”

İstanbullu Susan’ın TÖMER kurslarında öğrendiği Türkçesine çocuksu bir tad katan

Amerikan aksanı kadar ‘valla’, ‘ya’, ‘be’, ‘ulan’, ‘hayda’lı sokak dilini konuşması Profesör

20 Yannis Seferis’i altüst etmiş, kendi gözünde kadına egzotik bir dişilik katarak, tahrik edici

bir özellik kazanmıştı. O elbette bunlardan habersiz, kendi kendine konuşur gibi devam etti:

“Bak şehirler de ruha sahiptir, bu spirit, ruh işte, onu anlamazsan şehri de anlamazsın, di

mi? Ama bu İstanbul farklıdır yani: İstanbul ruhunu anladın mı, artık terk edemiyorsun

valla! Ya, aslında sen de bunu dedin di mi?”

25 “Doğru söylüyorsunuz hanımefendi. Bu İstanbul, ‘ne seninle-ne sensiz’ ıstırabıdır 1

aslında… Ah aah, terk etseniz de başka yerlerde mutlu olamıyorsunuz… Dünyada pek az

böyle sihirli şehir olduğunu söylerler; Paris, Londra, Roma… […]”

“[…] İstanbul, yani bütün Avrupa tarihi çok eskidir ve bu şehri güzel yapan, mesela

üzerinde hepsi iz bırakan başka başka medeniyetler olmuştur valla! Yani sen mesela, sen

30 Rum musun Yannis?”

[…]

“Bendeniz öncelikle İstanbulluyum hanımefendi. Rum kimliğim ikinci derecededir.

Atina’da bizlere Turkomeritis, yani Türk ülkesinden derler, Tatavlalı derler, şimdi adı

Kurtuluş olan semttir aslında… Buradaysa Rum derler, gayrimüslim 2 derler, azınlık derler,

35 derler oğlu derler… Sözün kısası, iki anadilim vardır, ikisinde de azınlık sayılmaktayım.

Ancak bana soracak olursanız, bendeniz hakiki İstanbulluyum hanımefendi. Zaten,

‘İstanbul’da doğan, artık hep İstanbullu kalır’ derler!”

Kısa bir boşluk bırakıp büyük bir sır açıklar gibi fısıldadı:

“Bir de lütfen… Yunanca’da 3 bana hitap ederken Yanni demeniz gerekir, sonundaki s

40 harfi düşer!” dedi sıkılarak.

“Ah ha! Anladım Yanni. Bak bu İstanbulluluk konusunu çok iyi açıkladın ha valla! Ben

de Amerika’da bunu anlatmak istiyorum ama çok zordur anlatmak orada. Türkiye deyince

hep o kadınlarını hapseden, zorla örten, söz dinlemezse taşlayarak öldüren, kara sakallı

erkekler memleketi anlıyorlar be! Tamam, öyle bir Türkiye de var, var yani… […] Ama

45 Türkiye fotoğrafı ne tamamen odur, ne de bu!” diye eliyle bekleme salonunda oturanları

gösterdi.

Susan’ın Türkiye’yi, dolayısıyla İstanbul’u savunmasıyla gururlanan Profesör Seferis,

utangaç bir gülümsemeyle kravatını, ceketinin yakasını düzeltti, buruşan pantolonunu eliyle

ütülemeye çalıştı. Her şeyin mükemmel, temiz ve düzenli olduğunu kontrol ettikten sonra

50 rahatladı. Onun bu düzenlilik hastalığının ve tiklerinin farkında bile olmayan İstanbullu

Susan çantasından bir çiklet çıkartıp ağzına attı:

“Bizans, Doğu Roma, Osmanlı-Selçuklu medeniyetleri falan filan hepsi üst üste, yan

yana geldi ve bu şehri çok magnificent, yani muhteşem diyorsun, öyle yaptı işte. Ruhu

melezdir bu İstanbul’un yani valla!”

55 “Ruhu melezdir İstanbul’un tabii… Ama Eleni Halam işte bunu anlamazlıktan geliyor!”

diye aniden ağzından kaçırdı Profesör Seferis.

“Hımm?”

“Halam… Eleni Halam,” diye açıklamak durumunda kaldı Profesör Seferis, biraz da

kendine kızarak.

60 “O Atina’ya göçtü yıllar önce… Fakat orada bütün akrabaları, dostları arasında yalnız

yaşıyor. İstanbulsuz olmak onu çok yalnız bırakıyor… Çocukluğu, genç kızlığı burada

geçmiştir, buranın şarkıları, efsaneleriyle büyümüştür…”

“Hımmm… Böyledir ama İstanbul, özletir kendini bir âşık gibi aynen yani…”

“Bravo Susan Hanım! Aynen öyledir. Bakınız Eleni Halam artık iyice yaşlanmıştır ve

65 haftada iki kere aramaktadır beni: ‘Yanni’ diyor, ‘Yanni ah bırak artık şu emosyonelliği,

İstanbul artık bize vatan değildir. […] Kalk gel, bak soyun sopun, ailen hepten Atina’dadır.

Burası senin yurdun, evindir. Ayde stin Atina! 4 Bırak artık İstanbul’u bırak da haydi

Atina’ya gel!’”

[…]

70 “Benim annem o kadar yaşlı değil henüz, ama bizim oradan bakınca hâlâ barbarların

tehlikeli ve çok maço görünen memleketinde neden yaşadığımı anlamaz, kızar bana çok

yani…” diye iç çekti İstanbullu Susan:

“Oysa bak benim İstanbul imajım çok farklıdır. İstanbul’a turist olarak ilk gelişimdi, ben

önce renkler gördüm, bir uçurtmanın kuyruğunda dans eden kırmızılar, maviler, beyazlar,

75 altın renkleri, siyah ve kızıllar, gümüş ve yeşiller… […] Mozayikler, çiniler, baharat

kokuları, kilise haçları, sonra camii hilalleri ve bir de sinagog yıldızları… İstanbul deyince

aklıma karmakarışık renkler, kokular gelir… […] Ben çok seviyorum bu İstanbul’u,

anlıyorsun? Bu şehrin kaosunu, uzlaşmazlığını, düzenliliğe karşı muhalefetini, soylu

geçmişini takmayışındaki dikbaşlılığı, kimseye kulak vermeyişindeki anarşik, hatta nihilist

80 duruşunu ve herkese rağmen, nasıl demeli, her baskıya veya ilgisizliğe rağmen güvenini…

self-confidence … yani kendine güvenini seviyorum. Günlük hayatta martılar ve denizle yan

yana gürültüsünü, sonra cami içlerindeki sessizliğini, Sufizm derinliğindeki o… nasıl

söylemeli… mistik renklerini, sonra bu sizin milletin çocuksuluğunu falan seviyorum ya!

Aşk gibi işte! Falan filan yani, anlıyorsun sen valla! Vatan nedir yani? Ben İstanbulluyum

85 be!”

“Vatan nedir?” diye mırıldandı Profesör Seferis.

“Vatan nedir? Vatan neresidir?”

O sırada, yüzlerce insanı İstanbul’dan farklı dünya şehirlerine doğru uçuracak farklı

havayollarına ait uçakların kalkış saatleri anonsları duyuldu. Farklı şehirlere, farklı

90 vatanlara veya vatandan uzağa doğru yola çıkacak yolcular farklı kapılara doğru acele acele

yürüdüler.

“‘Ah Eleni Halacığım, ah hangi vatan?’ demek isterim de ona kıyamam. Eğer Atina’ya

sığarsa çocukluğum, ilkgençliğim 5, ilk anılarım, mahalle arkadaşlarımla uçurttuğum

uçurtmalar, oynadığım toplar, kazandığım cicilona cam bilyeler, kaçırdığımız uçan

95 balonlar, Tatavla Panayırı’nda Apokria 6 büyük perhizinden önce günlerce süren karnaval

eğlencelerini paylaştığımız komşularımız, o zamanlar yediğimiz Şam tatlıları, macunlar,

cevizli muskalar, içtiğimiz salepler, kalbimdeki İstanbul’u nereye koyacağım? Eğer

İstanbul vatan değilse Atina nasıl olacak? Peki, İstanbul vatansa çocukluk arkadaşım Tasos

Atina’ya, Nikos Selanik’e, Silva Amerika’ya, Varojan Paris’e göçmüşken, Akarca

100 Yokuşu’nun parke taşları sökülüp asfalt yapılmışken, Yeni Atlas sineması kapanmışken

bana ne kalmıştır geriye? Vatan neresidir, anıların mı, akraba ve arkadaşların yaşadığı yer

mi? Neresidir vatan hanımefendi?”

[...]

1 ıstırap: Acı, üzüntü, keder.

2 gayrimüslim: Müslüman olmayan kimse.

3 Yunanca’da: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yunancada.

4 Haydi (Yunanca).

5 ilkgençliğim: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist ilk gençliğim.

6 İstanbul’un eski yerleşimlerinden Tatavla (Şişli’deki Kurtuluş semti) ile özdeşleşmiş köklü bir gelenek olan ‘Tatavla Karnavalı’ kışın bahara dönüşünü müjdeleyen, bolluk ve bereketin simgesidir. İstanbullu Rumlar, Şubat sonu veya Mart başında ‘Apokria’ ismiyle de bilinen karnavala kırk gün önceden hazırlanmaya başlar; kostümler ve birbirinden renkli maskeler sandıklardan çıkarılır. Böylece perhizden önce kırk gün süren Tatavla Panayırı’nda (çeşitli sergilerin de bulunduğu büyük pazar) insanlar alışveriş-eğlence-kültür geleneğini yaşar.

3. a) 92. ile 102. satırlar arasındaki ifadeleri temel alarak, günümüz toplumlarında vatan kavramının farklı anlamlarını ve aidiyet duygusunu belirleyen etkenleri, sahip olduğunuz art alan bilgisinden ve kendi yaşam deneyiminizden yararlanarak değerlendiriniz. [12 Puan]

Aufgabe HT 2 - Aufgabe 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A

Bu bölümde İstanbul’da doğmuş ve orada büyümüş, Yunan kökenli bir Türk profesör, havaalanında uçağının kalkış saatini beklerken Amerikalı bir kadınla karşılaşır ve onunla konuşmaya başlar.

Buket Uzuner

İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp!

[...]

Bu denli pervasız, genç-işi ve hızlı tanışmalara alışık olmadığı beden dilindeki

rahatsızlıktan anlaşılan ama kadından hoşlandığı için bunu gizlemeye çalışan Profesör

Seferis, kendi kültürel terbiyesinin bir refleksiyle aniden ayağa kalkıp, keten ceketinin

5 düğmelerini ilikledi ve elini uzattı:

“Bendeniz Profesör Seferis, Yannis Seferis, hanımefendi!” dedi.

Onun bu eski moda zarafetinden hoşlandığını gizlemeyen İstanbullu Susan kıkırdayarak

elini uzattı, Profesör Seferis bu eli bir balerininkiymiş gibi tuttu ve zarifçe öptü. Her kadın

elinin zarafet, ustalık ve ona kadın olduğu hissettirilerek tutulduğunda nasıl canlanıp,

10 dişileşeceğini pek çok kez denemiş erkeklere özgü özgüvenle gülümsedi. […]

“Gerçek bir İstanbul efendisi oldun sen şimdi be!” dedi İstanbullu Susan, elini kibarca

öpen Profesör Seferis’e dişi bir kahkaha patlatarak. “Ben de eskiden San Francisco’luydum,

ama bak 10 yıldır artık İstanbullu oldum valla!”

“Ancak bir İstanbullu olduysanız Madam, İstanbulluluk ruhunu anlayabilirsiniz. Bir kere

15 anladınız mı da asla başka bir yerli olamazsınız!”

“Yok madam, falan filan yok be! Bana istersen Susan ya da Susan diyebilirsin, artık ben

İstanbullu Susan’ım, anlıyorsun?”

İstanbullu Susan’ın TÖMER kurslarında öğrendiği Türkçesine çocuksu bir tad katan

Amerikan aksanı kadar ‘valla’, ‘ya’, ‘be’, ‘ulan’, ‘hayda’lı sokak dilini konuşması Profesör

20 Yannis Seferis’i altüst etmiş, kendi gözünde kadına egzotik bir dişilik katarak, tahrik edici

bir özellik kazanmıştı. O elbette bunlardan habersiz, kendi kendine konuşur gibi devam etti:

“Bak şehirler de ruha sahiptir, bu spirit, ruh işte, onu anlamazsan şehri de anlamazsın, di

mi? Ama bu İstanbul farklıdır yani: İstanbul ruhunu anladın mı, artık terk edemiyorsun

valla! Ya, aslında sen de bunu dedin di mi?”

25 “Doğru söylüyorsunuz hanımefendi. Bu İstanbul, ‘ne seninle-ne sensiz’ ıstırabıdır 1

aslında… Ah aah, terk etseniz de başka yerlerde mutlu olamıyorsunuz… Dünyada pek az

böyle sihirli şehir olduğunu söylerler; Paris, Londra, Roma… […]”

“[…] İstanbul, yani bütün Avrupa tarihi çok eskidir ve bu şehri güzel yapan, mesela

üzerinde hepsi iz bırakan başka başka medeniyetler olmuştur valla! Yani sen mesela, sen

30 Rum musun Yannis?”

[…]

“Bendeniz öncelikle İstanbulluyum hanımefendi. Rum kimliğim ikinci derecededir.

Atina’da bizlere Turkomeritis, yani Türk ülkesinden derler, Tatavlalı derler, şimdi adı

Kurtuluş olan semttir aslında… Buradaysa Rum derler, gayrimüslim 2 derler, azınlık derler,

35 derler oğlu derler… Sözün kısası, iki anadilim vardır, ikisinde de azınlık sayılmaktayım.

Ancak bana soracak olursanız, bendeniz hakiki İstanbulluyum hanımefendi. Zaten,

‘İstanbul’da doğan, artık hep İstanbullu kalır’ derler!”

Kısa bir boşluk bırakıp büyük bir sır açıklar gibi fısıldadı:

“Bir de lütfen… Yunanca’da 3 bana hitap ederken Yanni demeniz gerekir, sonundaki s

40 harfi düşer!” dedi sıkılarak.

“Ah ha! Anladım Yanni. Bak bu İstanbulluluk konusunu çok iyi açıkladın ha valla! Ben

de Amerika’da bunu anlatmak istiyorum ama çok zordur anlatmak orada. Türkiye deyince

hep o kadınlarını hapseden, zorla örten, söz dinlemezse taşlayarak öldüren, kara sakallı

erkekler memleketi anlıyorlar be! Tamam, öyle bir Türkiye de var, var yani… […] Ama

45 Türkiye fotoğrafı ne tamamen odur, ne de bu!” diye eliyle bekleme salonunda oturanları

gösterdi.

Susan’ın Türkiye’yi, dolayısıyla İstanbul’u savunmasıyla gururlanan Profesör Seferis,

utangaç bir gülümsemeyle kravatını, ceketinin yakasını düzeltti, buruşan pantolonunu eliyle

ütülemeye çalıştı. Her şeyin mükemmel, temiz ve düzenli olduğunu kontrol ettikten sonra

50 rahatladı. Onun bu düzenlilik hastalığının ve tiklerinin farkında bile olmayan İstanbullu

Susan çantasından bir çiklet çıkartıp ağzına attı:

“Bizans, Doğu Roma, Osmanlı-Selçuklu medeniyetleri falan filan hepsi üst üste, yan

yana geldi ve bu şehri çok magnificent, yani muhteşem diyorsun, öyle yaptı işte. Ruhu

melezdir bu İstanbul’un yani valla!”

55 “Ruhu melezdir İstanbul’un tabii… Ama Eleni Halam işte bunu anlamazlıktan geliyor!”

diye aniden ağzından kaçırdı Profesör Seferis.

“Hımm?”

“Halam… Eleni Halam,” diye açıklamak durumunda kaldı Profesör Seferis, biraz da

kendine kızarak.

60 “O Atina’ya göçtü yıllar önce… Fakat orada bütün akrabaları, dostları arasında yalnız

yaşıyor. İstanbulsuz olmak onu çok yalnız bırakıyor… Çocukluğu, genç kızlığı burada

geçmiştir, buranın şarkıları, efsaneleriyle büyümüştür…”

“Hımmm… Böyledir ama İstanbul, özletir kendini bir âşık gibi aynen yani…”

“Bravo Susan Hanım! Aynen öyledir. Bakınız Eleni Halam artık iyice yaşlanmıştır ve

65 haftada iki kere aramaktadır beni: ‘Yanni’ diyor, ‘Yanni ah bırak artık şu emosyonelliği,

İstanbul artık bize vatan değildir. […] Kalk gel, bak soyun sopun, ailen hepten Atina’dadır.

Burası senin yurdun, evindir. Ayde stin Atina! 4 Bırak artık İstanbul’u bırak da haydi

Atina’ya gel!’”

[…]

70 “Benim annem o kadar yaşlı değil henüz, ama bizim oradan bakınca hâlâ barbarların

tehlikeli ve çok maço görünen memleketinde neden yaşadığımı anlamaz, kızar bana çok

yani…” diye iç çekti İstanbullu Susan:

“Oysa bak benim İstanbul imajım çok farklıdır. İstanbul’a turist olarak ilk gelişimdi, ben

önce renkler gördüm, bir uçurtmanın kuyruğunda dans eden kırmızılar, maviler, beyazlar,

75 altın renkleri, siyah ve kızıllar, gümüş ve yeşiller… […] Mozayikler, çiniler, baharat

kokuları, kilise haçları, sonra camii hilalleri ve bir de sinagog yıldızları… İstanbul deyince

aklıma karmakarışık renkler, kokular gelir… […] Ben çok seviyorum bu İstanbul’u,

anlıyorsun? Bu şehrin kaosunu, uzlaşmazlığını, düzenliliğe karşı muhalefetini, soylu

geçmişini takmayışındaki dikbaşlılığı, kimseye kulak vermeyişindeki anarşik, hatta nihilist

80 duruşunu ve herkese rağmen, nasıl demeli, her baskıya veya ilgisizliğe rağmen güvenini…

self-confidence … yani kendine güvenini seviyorum. Günlük hayatta martılar ve denizle yan

yana gürültüsünü, sonra cami içlerindeki sessizliğini, Sufizm derinliğindeki o… nasıl

söylemeli… mistik renklerini, sonra bu sizin milletin çocuksuluğunu falan seviyorum ya!

Aşk gibi işte! Falan filan yani, anlıyorsun sen valla! Vatan nedir yani? Ben İstanbulluyum

85 be!”

“Vatan nedir?” diye mırıldandı Profesör Seferis.

“Vatan nedir? Vatan neresidir?”

O sırada, yüzlerce insanı İstanbul’dan farklı dünya şehirlerine doğru uçuracak farklı

havayollarına ait uçakların kalkış saatleri anonsları duyuldu. Farklı şehirlere, farklı

90 vatanlara veya vatandan uzağa doğru yola çıkacak yolcular farklı kapılara doğru acele acele

yürüdüler.

“‘Ah Eleni Halacığım, ah hangi vatan?’ demek isterim de ona kıyamam. Eğer Atina’ya

sığarsa çocukluğum, ilkgençliğim 5, ilk anılarım, mahalle arkadaşlarımla uçurttuğum

uçurtmalar, oynadığım toplar, kazandığım cicilona cam bilyeler, kaçırdığımız uçan

95 balonlar, Tatavla Panayırı’nda Apokria 6 büyük perhizinden önce günlerce süren karnaval

eğlencelerini paylaştığımız komşularımız, o zamanlar yediğimiz Şam tatlıları, macunlar,

cevizli muskalar, içtiğimiz salepler, kalbimdeki İstanbul’u nereye koyacağım? Eğer

İstanbul vatan değilse Atina nasıl olacak? Peki, İstanbul vatansa çocukluk arkadaşım Tasos

Atina’ya, Nikos Selanik’e, Silva Amerika’ya, Varojan Paris’e göçmüşken, Akarca

100 Yokuşu’nun parke taşları sökülüp asfalt yapılmışken, Yeni Atlas sineması kapanmışken

bana ne kalmıştır geriye? Vatan neresidir, anıların mı, akraba ve arkadaşların yaşadığı yer

mi? Neresidir vatan hanımefendi?”

[...]

1 ıstırap: Acı, üzüntü, keder.

2 gayrimüslim: Müslüman olmayan kimse.

3 Yunanca’da: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yunancada.

4 Haydi (Yunanca).

5 ilkgençliğim: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist ilk gençliğim.

6 İstanbul’un eski yerleşimlerinden Tatavla (Şişli’deki Kurtuluş semti) ile özdeşleşmiş köklü bir gelenek olan ‘Tatavla Karnavalı’ kışın bahara dönüşünü müjdeleyen, bolluk ve bereketin simgesidir. İstanbullu Rumlar, Şubat sonu veya Mart başında ‘Apokria’ ismiyle de bilinen karnavala kırk gün önceden hazırlanmaya başlar; kostümler ve birbirinden renkli maskeler sandıklardan çıkarılır. Böylece perhizden önce kırk gün süren Tatavla Panayırı’nda (çeşitli sergilerin de bulunduğu büyük pazar) insanlar alışveriş-eğlence-kültür geleneğini yaşar.

3. b) Çokkültürlü bir toplumda yaşayan bir genç olarak blog sitenize “Vatan nedir? Vatan neresidir?” sorusunu irdelediğiniz bir metin yazınız. [12 Puan]

Aufgabe HT 2 - Aufgabe 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil A

Bu bölümde İstanbul’da doğmuş ve orada büyümüş, Yunan kökenli bir Türk profesör, havaalanında uçağının kalkış saatini beklerken Amerikalı bir kadınla karşılaşır ve onunla konuşmaya başlar.

Buket Uzuner

İki Vatan Arasında Paramparça Bir Kalp!

[...]

Bu denli pervasız, genç-işi ve hızlı tanışmalara alışık olmadığı beden dilindeki

rahatsızlıktan anlaşılan ama kadından hoşlandığı için bunu gizlemeye çalışan Profesör

Seferis, kendi kültürel terbiyesinin bir refleksiyle aniden ayağa kalkıp, keten ceketinin

5 düğmelerini ilikledi ve elini uzattı:

“Bendeniz Profesör Seferis, Yannis Seferis, hanımefendi!” dedi.

Onun bu eski moda zarafetinden hoşlandığını gizlemeyen İstanbullu Susan kıkırdayarak

elini uzattı, Profesör Seferis bu eli bir balerininkiymiş gibi tuttu ve zarifçe öptü. Her kadın

elinin zarafet, ustalık ve ona kadın olduğu hissettirilerek tutulduğunda nasıl canlanıp,

10 dişileşeceğini pek çok kez denemiş erkeklere özgü özgüvenle gülümsedi. […]

“Gerçek bir İstanbul efendisi oldun sen şimdi be!” dedi İstanbullu Susan, elini kibarca

öpen Profesör Seferis’e dişi bir kahkaha patlatarak. “Ben de eskiden San Francisco’luydum,

ama bak 10 yıldır artık İstanbullu oldum valla!”

“Ancak bir İstanbullu olduysanız Madam, İstanbulluluk ruhunu anlayabilirsiniz. Bir kere

15 anladınız mı da asla başka bir yerli olamazsınız!”

“Yok madam, falan filan yok be! Bana istersen Susan ya da Susan diyebilirsin, artık ben

İstanbullu Susan’ım, anlıyorsun?”

İstanbullu Susan’ın TÖMER kurslarında öğrendiği Türkçesine çocuksu bir tad katan

Amerikan aksanı kadar ‘valla’, ‘ya’, ‘be’, ‘ulan’, ‘hayda’lı sokak dilini konuşması Profesör

20 Yannis Seferis’i altüst etmiş, kendi gözünde kadına egzotik bir dişilik katarak, tahrik edici

bir özellik kazanmıştı. O elbette bunlardan habersiz, kendi kendine konuşur gibi devam etti:

“Bak şehirler de ruha sahiptir, bu spirit, ruh işte, onu anlamazsan şehri de anlamazsın, di

mi? Ama bu İstanbul farklıdır yani: İstanbul ruhunu anladın mı, artık terk edemiyorsun

valla! Ya, aslında sen de bunu dedin di mi?”

25 “Doğru söylüyorsunuz hanımefendi. Bu İstanbul, ‘ne seninle-ne sensiz’ ıstırabıdır 1

aslında… Ah aah, terk etseniz de başka yerlerde mutlu olamıyorsunuz… Dünyada pek az

böyle sihirli şehir olduğunu söylerler; Paris, Londra, Roma… […]”

“[…] İstanbul, yani bütün Avrupa tarihi çok eskidir ve bu şehri güzel yapan, mesela

üzerinde hepsi iz bırakan başka başka medeniyetler olmuştur valla! Yani sen mesela, sen

30 Rum musun Yannis?”

[…]

“Bendeniz öncelikle İstanbulluyum hanımefendi. Rum kimliğim ikinci derecededir.

Atina’da bizlere Turkomeritis, yani Türk ülkesinden derler, Tatavlalı derler, şimdi adı

Kurtuluş olan semttir aslında… Buradaysa Rum derler, gayrimüslim 2 derler, azınlık derler,

35 derler oğlu derler… Sözün kısası, iki anadilim vardır, ikisinde de azınlık sayılmaktayım.

Ancak bana soracak olursanız, bendeniz hakiki İstanbulluyum hanımefendi. Zaten,

‘İstanbul’da doğan, artık hep İstanbullu kalır’ derler!”

Kısa bir boşluk bırakıp büyük bir sır açıklar gibi fısıldadı:

“Bir de lütfen… Yunanca’da 3 bana hitap ederken Yanni demeniz gerekir, sonundaki s

40 harfi düşer!” dedi sıkılarak.

“Ah ha! Anladım Yanni. Bak bu İstanbulluluk konusunu çok iyi açıkladın ha valla! Ben

de Amerika’da bunu anlatmak istiyorum ama çok zordur anlatmak orada. Türkiye deyince

hep o kadınlarını hapseden, zorla örten, söz dinlemezse taşlayarak öldüren, kara sakallı

erkekler memleketi anlıyorlar be! Tamam, öyle bir Türkiye de var, var yani… […] Ama

45 Türkiye fotoğrafı ne tamamen odur, ne de bu!” diye eliyle bekleme salonunda oturanları

gösterdi.

Susan’ın Türkiye’yi, dolayısıyla İstanbul’u savunmasıyla gururlanan Profesör Seferis,

utangaç bir gülümsemeyle kravatını, ceketinin yakasını düzeltti, buruşan pantolonunu eliyle

ütülemeye çalıştı. Her şeyin mükemmel, temiz ve düzenli olduğunu kontrol ettikten sonra

50 rahatladı. Onun bu düzenlilik hastalığının ve tiklerinin farkında bile olmayan İstanbullu

Susan çantasından bir çiklet çıkartıp ağzına attı:

“Bizans, Doğu Roma, Osmanlı-Selçuklu medeniyetleri falan filan hepsi üst üste, yan

yana geldi ve bu şehri çok magnificent, yani muhteşem diyorsun, öyle yaptı işte. Ruhu

melezdir bu İstanbul’un yani valla!”

55 “Ruhu melezdir İstanbul’un tabii… Ama Eleni Halam işte bunu anlamazlıktan geliyor!”

diye aniden ağzından kaçırdı Profesör Seferis.

“Hımm?”

“Halam… Eleni Halam,” diye açıklamak durumunda kaldı Profesör Seferis, biraz da

kendine kızarak.

60 “O Atina’ya göçtü yıllar önce… Fakat orada bütün akrabaları, dostları arasında yalnız

yaşıyor. İstanbulsuz olmak onu çok yalnız bırakıyor… Çocukluğu, genç kızlığı burada

geçmiştir, buranın şarkıları, efsaneleriyle büyümüştür…”

“Hımmm… Böyledir ama İstanbul, özletir kendini bir âşık gibi aynen yani…”

“Bravo Susan Hanım! Aynen öyledir. Bakınız Eleni Halam artık iyice yaşlanmıştır ve

65 haftada iki kere aramaktadır beni: ‘Yanni’ diyor, ‘Yanni ah bırak artık şu emosyonelliği,

İstanbul artık bize vatan değildir. […] Kalk gel, bak soyun sopun, ailen hepten Atina’dadır.

Burası senin yurdun, evindir. Ayde stin Atina! 4 Bırak artık İstanbul’u bırak da haydi

Atina’ya gel!’”

[…]

70 “Benim annem o kadar yaşlı değil henüz, ama bizim oradan bakınca hâlâ barbarların

tehlikeli ve çok maço görünen memleketinde neden yaşadığımı anlamaz, kızar bana çok

yani…” diye iç çekti İstanbullu Susan:

“Oysa bak benim İstanbul imajım çok farklıdır. İstanbul’a turist olarak ilk gelişimdi, ben

önce renkler gördüm, bir uçurtmanın kuyruğunda dans eden kırmızılar, maviler, beyazlar,

75 altın renkleri, siyah ve kızıllar, gümüş ve yeşiller… […] Mozayikler, çiniler, baharat

kokuları, kilise haçları, sonra camii hilalleri ve bir de sinagog yıldızları… İstanbul deyince

aklıma karmakarışık renkler, kokular gelir… […] Ben çok seviyorum bu İstanbul’u,

anlıyorsun? Bu şehrin kaosunu, uzlaşmazlığını, düzenliliğe karşı muhalefetini, soylu

geçmişini takmayışındaki dikbaşlılığı, kimseye kulak vermeyişindeki anarşik, hatta nihilist

80 duruşunu ve herkese rağmen, nasıl demeli, her baskıya veya ilgisizliğe rağmen güvenini…

self-confidence … yani kendine güvenini seviyorum. Günlük hayatta martılar ve denizle yan

yana gürültüsünü, sonra cami içlerindeki sessizliğini, Sufizm derinliğindeki o… nasıl

söylemeli… mistik renklerini, sonra bu sizin milletin çocuksuluğunu falan seviyorum ya!

Aşk gibi işte! Falan filan yani, anlıyorsun sen valla! Vatan nedir yani? Ben İstanbulluyum

85 be!”

“Vatan nedir?” diye mırıldandı Profesör Seferis.

“Vatan nedir? Vatan neresidir?”

O sırada, yüzlerce insanı İstanbul’dan farklı dünya şehirlerine doğru uçuracak farklı

havayollarına ait uçakların kalkış saatleri anonsları duyuldu. Farklı şehirlere, farklı

90 vatanlara veya vatandan uzağa doğru yola çıkacak yolcular farklı kapılara doğru acele acele

yürüdüler.

“‘Ah Eleni Halacığım, ah hangi vatan?’ demek isterim de ona kıyamam. Eğer Atina’ya

sığarsa çocukluğum, ilkgençliğim 5, ilk anılarım, mahalle arkadaşlarımla uçurttuğum

uçurtmalar, oynadığım toplar, kazandığım cicilona cam bilyeler, kaçırdığımız uçan

95 balonlar, Tatavla Panayırı’nda Apokria 6 büyük perhizinden önce günlerce süren karnaval

eğlencelerini paylaştığımız komşularımız, o zamanlar yediğimiz Şam tatlıları, macunlar,

cevizli muskalar, içtiğimiz salepler, kalbimdeki İstanbul’u nereye koyacağım? Eğer

İstanbul vatan değilse Atina nasıl olacak? Peki, İstanbul vatansa çocukluk arkadaşım Tasos

Atina’ya, Nikos Selanik’e, Silva Amerika’ya, Varojan Paris’e göçmüşken, Akarca

100 Yokuşu’nun parke taşları sökülüp asfalt yapılmışken, Yeni Atlas sineması kapanmışken

bana ne kalmıştır geriye? Vatan neresidir, anıların mı, akraba ve arkadaşların yaşadığı yer

mi? Neresidir vatan hanımefendi?”

[...]

1 ıstırap: Acı, üzüntü, keder.

2 gayrimüslim: Müslüman olmayan kimse.

3 Yunanca’da: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist Yunancada.

4 Haydi (Yunanca).

5 ilkgençliğim: Es handelt sich um die Schreibweise im Originaltext. Orthografisch korrekt ist ilk gençliğim.

6 İstanbul’un eski yerleşimlerinden Tatavla (Şişli’deki Kurtuluş semti) ile özdeşleşmiş köklü bir gelenek olan ‘Tatavla Karnavalı’ kışın bahara dönüşünü müjdeleyen, bolluk ve bereketin simgesidir. İstanbullu Rumlar, Şubat sonu veya Mart başında ‘Apokria’ ismiyle de bilinen karnavala kırk gün önceden hazırlanmaya başlar; kostümler ve birbirinden renkli maskeler sandıklardan çıkarılır. Böylece perhizden önce kırk gün süren Tatavla Panayırı’nda (çeşitli sergilerin de bulunduğu büyük pazar) insanlar alışveriş-eğlence-kültür geleneğini yaşar.

Klausurteil B: Sprachmittlung isoliert

4. Ankara Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler öğrenimi gören bir arkadaşınız, bitirme tezini Türkiye’deki azınlık dillerinin kullanımı üzerine hazırlamaktadır. Size, Türkiye’de pek çok dilin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlatır ve kıyaslama yapabilmek için Almanya’dan da somut bir örnek vermenizi ister. Bu konuyla ilgili bulduğunuz metni ana hatlarıyla özetleyen bir e-posta yazarak arkadaşınıza yanıt veriniz. [18 Punkte]

Klausurteil B Metni

Tessa Clara Walther: Saterfriesisch: Eine Gemeinde kämpft ums Überleben ihrer Sprache

[...]

„Gouden Mäiden“, begrüßt Schuldirektor Torben Hinrichs seine Grundschüler in seinem Klassenzimmer. „Gouden Mäiden!“, rufen sie selbstbewusst zurück. „Könnt ihr euch noch an die Zahlen vom letzten Mal erinnern?“, fragt er in die Runde. „Eens, two, träi, fjauer, fieuw“, antworten die Kinder schon etwas weniger mutig, während er die Nummern auf Pappschildern hoch hält. Die Schüler der Grundschule Scharrel lernen Saterfriesisch, jahrhundertelang die Muttersprache der Menschen aus dieser kleinen Region in Niedersachsen, 80 Kilometer westlich des kleinsten Bundeslandes, der Hansestadt Bremen. Schon im Mittelalter entwickelte sich diese kleine Sprachinsel, denn das Saterland war durch das moorige Umland von den Nachbargemeinden getrennt. Heute sprechen nur noch circa 2000 Bewohner Saterfriesisch, die Sprache droht zu verschwinden.

[...]

„Saterfriesisch, das ist nicht nur unsere Sprache und Kultur, das ist unsere Heimat“, sagt Johanna Evers. Obwohl die ehemalige Realschullehrerin schon lange pensioniert ist, ist sie heute in die Grundschule Scharrel gekommen. Sie will den Kindern als echte Muttersprachlerin aus einem saterfriesischen Buch vorlesen. [...]

„Jeden Tag stirbt eine Sprache da draußen in der Welt. Und wir wollen da nicht dazugehören“, sagt Karl-Peter Schramm, genannt „Kalle“, und öffnet die Tür des saterfriesischen Gemeindezentrums. Er ist Teil des Heimatvereins ‚Seelter Buund‘ und plant heute Abend mit anderen Mitgliedern das nächste Dorffest. Natürlich auf Saterfriesisch. „Wenn unsere Sprache aussterben würde, dann wäre das auch das Ende unseres Zusammenhalts.“ Für die Menschen um den Tisch gehört Saterfriesisch zu ihrer Identität. Doch viele kennen den Druck von außen, sich anzupassen – und die Gefahr, nicht ernst genommen zu werden.

[...]

„Ich habe mit meinen Kindern hochdeutsch gesprochen, obwohl meine Muttersprache Saterfriesisch ist. Ich wollte eben, dass meine Kinder die besten Chancen haben“, erklärt Wilhelm Janßen, genannt „Willi“, Mitglied des Seelter Buunds. Oft seien es die Lehrer gewesen, die den Eltern eingeredet hätten, direkt Hochdeutsch mit ihren Kindern zu sprechen. „Aber da war auch viel Hochmut dabei“, fügt er hinzu. Die Entscheidung habe er mittlerweile schwer bereut. Heute spricht er mit seinem Enkel nur Saterfriesisch.

Dass Wertschätzung und Förderung von Minderheitensprachen nicht nur von den Gemeinden selbst, sondern auch von außen kommen muss, das hat Deutschland erkannt. Seit 1999 hat sich das Land auf Initiative des Europarates dazu verpflichtet, seine fünf Minderheitensprachen zu schützen und zu fördern, darunter Saterfriesisch. [...]

Das Problem der fehlenden Wertschätzung kennt Frank Seifart aus seiner Forschung gut. Besonders während der Kolonisation von zum Beispiel Nordamerika oder Australien seien die indigenen Kulturen und ihre Sprachen als minderwertig angesehen worden. Das Ergebnis war brutale Unterdrückung bis hin zur Zwangsadoption der Kinder. Noch bis heute seien die Folgen dieser Verdrängung zu spüren, sagt Seifart. Laut dem Glottolog-Sprachenkatalog sind von 342 ehemals in Australien gesprochenen Sprachen 123 bereits ausgestorben und derzeit nur noch zwei nicht vom Aussterben gefährdet. In Nordamerika sind von ehemals 680 Sprachen 164 bereits ausgestorben und 446 vom Aussterben bedroht.

[...]

Um diesem Schicksal zu entgehen, haben die Saterfriesen eine große Hoffnung: die Kinder der Grundschule Scharrel. „Wenn die Kinder in allen Grundschulen hier Saterfriesisch lernen würden, da können wir sicher sein, dass die Sprache auch in 50, 60 Jahren noch gesprochen wird“, sagt Kalle Schramm. Früh mit der Mehrsprachigkeit anzufangen, da stimmt auch die Gesellschaft für bedrohte Sprachen klar zu, sagt Frank Seifart: „Jeder soll mit Hilfe der großen internationalen Sprachen Zugang zu Informationen und Bildung haben, aber durch das frühe Lernen einer Minderheitensprache wird die Vielfalt und ihre Kultur bewahrt“.

1 Türkçesi: Saterfrizce; o bölgede konuşulan azınlık dili.

Aufgabe HT 3 - Aufgabe 1 · Textverständnis: Inhalte wiedergeben (Özetleyiniz)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Klausurteil A

Yılmaz Özdil

Deniz salyası

– Dünyada Alplerden sonra oksijen oranı en yüksek bölge olan Kazdağları’na siyanür¹

döktüler, zümrüt gibi ormanlar çöle döndü.

– Türkiye’nin en temiz gölü, iki milyon yaşındaki Salda’ya millet bahçesi ayaklarıyla iş

makinesi soktular, kumun rengi bozuldu.

5 – İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nda 13 milyon ağaç kesildi, kuşların göç

yolları bile bozuldu.

– Dünyanın 100 doğal ormanından biri, dünyanın en yaşlı bitki örtüsüne sahip 25

bölgesinden biri, sadece endemik değil, relikt tabir edilen türleri barındıran, yani buzul

çağından beri orada yaşayan bitkiler barındıran Cerattepe’ye illa siyanür dökmeye

10 çalışıyorlar.

– Dünyanın lületaşı² yataklarına sahip tek bölgesi, tarımsal SİT³ alanı Alpu Ovası’na⁴

termik santral dikmeye çalışıyorlar.

– Dünyada sadece Amazon’da ve Kongo’da varolan longoz ormanlarına sahip, kuş cenneti

İğneada’ya termik santral dikeceklerdi, vazgeçtiler, nükleer santral dikiyorlar.

15 – 3 bin 300 metre yüksekliğe, 60 kilometre uzunluğa sahip olan, beş milyon yaşındaki

Munzur Dağları’nı komple maden sahası ilan ettiler.

– Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939’dan beri yürürlükte olan “zeytin yasası”

var, 2003’e kadar kimse dokunmadı, 2003’ten beri ısrarla değiştirmeye çalışıyorlar, bir

değil iki değil, sekiz defa denediler, sekiz defa Tbmm⁵’ye getirdiler, her defasında

20 muhalefet tarafından püskürtüldü, gene deniyorlar… Türkiye’de 170 milyon zeytin ağacı

var, bu yasayı değiştirmeyi başarırlarsa 120 milyonu zeytinlik vasfından çıkacak, komple

maden sahası olacak, Ege’de bin yıllık zeytin ağaçları var, Manisa Kırkağaç’ta mesela 1659

yıllık zeytin ağacı var, hâlâ yılda 250 kilogram zeytin veriyor, hepsi biçilecek.

– Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk ve derelerin üstüne kurulan yüzlerce hes⁶

25 nedeniyle… Dünyanın nazar boncuğu olarak tanınan Meke Gölü kurudu, flamingoların en

sevdiği yer olan Akgöl kurudu, Nasreddin Hoca’nın yoğurt için maya çaldığı Akşehir Gölü

kurudu, normalde 350 kilometrekareydi, şimdi 40 kilometrekare bile değil, Göller

Bölgesi’nde adeta göl kalmadı, Tuz Gölü tuzluk kadar kaldı, Tecer Gölü kurudu, Eber Gölü

haritadan silindi, toplam Marmara Denizi büyüklüğünde 70 gölümüz yok oldu, Eğirdir

30 Gölü’nde Bafa Gölü’nde aşırı kirlilik var, Sera Gölü bataklık oldu.

– Orman Kanunu’nu “kamu yararı” adı altında 17 defa değiştirdiler, ormanlarımızın yüzde

5’i bu değişikliklerle yok oldu.

– İkizdere’de yaşananları görüyorsunuz, illa kıyacaklar⁷.

– Türkiye’de her yıl 31 binden fazla insanımız, hava kirliliğine bağlı sebeplerle ölüyor,

35 Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasından yüzde 35 daha kirli hale geldi, her dört

kişiden üçü hava kirliliği olan yerlerde yaşıyor.

– Trakya, Marmara ve Ege’deki nehirlerimizin su kalitesi dördüncü dereceye, yani çok

kirli seviyeye yükseldi.

– Namuslu biliminsanlarımızın araştırmasına göre, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne’de her beş

40 ölümden biri, Kocaeli Dilovası’nda her üç ölümden biri, Antalya’da her on ölümden birinin

sebebi, kanser… Özellikle Dilovası’nda bebeklerini emziren annelerin sütünde yüksek

miktarda ağır metal tespit ediliyor, bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde kurşun,

cıva, arsenik, kadmiyum, alüminyum çıkıyor.

– Endüstriyel atıklar, Marmara Denizi’ndeki balıklara bile, kabuklu canlılara bile zehirli

45 kimyasal madde bulaştırıyor.

– Akdeniz foku, Anadolu leoparı, telliturna, alageyik, çizgili sırtlan, oklu kirpi, bozkır

kartalı, ak kuyruklu kartal, Toros kurbağası’nın Türkiye’de nesli tükenmek üzere… Yaban

kedisi, karakulak, vaşak, karaca, kızıl geyik, boz yunus, boz ayı, susamuru, dikkuyruk, yaz

atmacası, şah kartal, kızıl akbaba, tepeli pelikan’ın nesli tehlikede.

50 – Uğurböceği ithal ediyoruz, hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya…

İşte onu İspanya’dan ithal ediyoruz. Çünkü, ithal tarım ilaçları kullanarak, bizde uğurböceği

neslini yok ettik. Halbuki, tarımdaki zararlıları uğurböcekleri yok ediyor. Zararlıları

yoketsin diye uğurböceği ithal ediyoruz, sonra ithal tarım ilacı sıkarak, uğurböceklerini

yokediyoruz, bu süperzeka (!) döngü nedeniyle, tarımdaki zararlılar kalmaya devam ediyor.

55 – Solucan ithal ediyoruz, ithal solucanlarla gübre yapıyoruz. Çünkü sadece toprağın üstünü

değil, toprağın altındaki yaşamı da kuruttuk, elalemin solucanını ithal etmezsek, gübre bile

üretemiyoruz.

– Normalde 18 santime kadar büyüyen, 12 santimken avlanan hamsi, altı santim bile

olmuyor, yarısı kadar bile büyümüyor, bu yıl tarihte ilk kez, hamsi sezonunda hamsi

60 avlamayı yasakladılar. Çünkü… Hamsi karnını doyurmak için kıyılara yanaşır, planktonla

beslenir. Mikroskobik boyuttaki planktonları da dereler doyurur. Sonbaharda ağaçların

yaprakları dökülür, çürür, ormanlardan süzüle süzüle gelen derelerle denize taşınır,

planktonlar da işte bunlarla beslenir, ağaçtan dereye, dereden planktona, planktondan

hamsiye, zincirin halkalarıdır. Tarihte ilk kez, bu besin zinciri koptu. Hes’ler derelerimizi

65 kurutmakla kalmadı, derelerin taşıdığı organik yüklere set çekti, denize ulaşmasını

engelledi. Bu yüzden planktonlar azaldı, hamsi de yiyecek plankton bulamadı.

– Son 10 yılda Karadeniz derelerine 200’ün üstünde hes yapıldı, 20’sinin inşaatı devam

ediyor, 120’sinin projesi temel atma aşamasına geldi. Toplam 1.700 küsur hes lisansı

dağıttılar!

70 – Sorun sadece Karadeniz kıyılarımızda değil, Ege kıyılarımızda da balık yok, Akdeniz

kıyılarımızda da balık yok. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar kötü bir balık sezonu

görülmedi. Gel gör ki, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan mesela, balık fışkırıyor.

Çünkü… Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık avlayamazsın,

kanunen yasak. Neden 40 metre sınırı var? 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor,

75 “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında

hem besleniyor, hem ürüyor. 40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına

alınıyor. Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini

de yok etmiş oluyorsun. Peki bizde sınır ne? 24 metre!

[…]

80 – Türkiye, Avrupa’nın çöplüğü oldu, Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu,

Almanya’nın İngiltere’nin Fransa’nın Hollanda’nın İspanya’nın plastik çöpü kamyonlarla,

gemilerle Türkiye’ye gönderiliyor, yılda 14 milyon ton plastik çöp alıyoruz. Geri

dönüşümde kullanıyoruz filan deniyor ama, yalan olduğunu herkes biliyor, plastik çöplerin

yüzde 90’ından fazlası doğaya atılıyor, toprağımızı, akarsularımızı, denizimizi zehirliyor,

85 veya yakılıyor, soluk aldığımız havaya karışıyor. Avrupa Birliği eskiden plastik çöplerini

Çin’e atıyordu, Çin yasa çıkardı, bu yılbaşı itibariyle plastik çöp ithalatını durdurdu,

Hindistan bile Türkiye’nin anca beşte biri kadar çöpü kabul ediyor, Çin plastik çöp almayı

durdurduğu için yakında dünyanın çöplüğü olacağız, çünkü, Avrupa ülkelerinin yanısıra

ABD ve Japonya da çöpünü Türkiye’ye göndermeye başladı.

90 *

Hani deseler ki, Türkiye’nin ocağına incir ağacı dik…

Anca bu kadar olur.

*

Akılla bilimle, kültürle sanatla, yurtsever vizyonla, çevre bilinciyle, insana hayvana bitkiye

95 sevgiyle, toprağa havaya suya saygıyla kurulan Türkiye, örgütlü cehaletle imha ediliyor.

*

Ve hâlâ deniyor ki, nedir bu deniz salyası?

*

Doğa suratımıza tükürüyor, suratımıza… Olan bu.

Açıklamalar

¹ siyanür: Çok güçlü bir zehir.

² lületaşı: Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, pipo ve süs eşyaları yapımında kullanılan, ak renkli, doğal magnezyum silikat.

³ SİT: İnsanlık için tarihsel ve çevresel değer olarak görülen, doğal varlıklarla birlikte insan eliyle ortaya konulmuş ve bunlarla bütünleşmiş yapıların oluşturduğu, korunmasında kamu yararı bulunan kentsel ve kırsal çevre.

⁴ Türkiye’nin en önemli tarım arazilerinin başında gelen Alpu Ovası tarımsal sit alanı ilan edilmiş ve böylece koruma altına alınmıştır. Bazı bilimadamlarına göre, termik santral yapımı bu verimli toprakların kaybolmasına neden olacaktır.

⁵ Tbmm: Es handelt sich um die Schreibweise im Original. Orthografisch korrekt ist TBMM.

⁶ hes: Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan, nehire benzeyen hidroelektrik santral (Wasserkraftwerk).

⁷ Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunan İkizdere Vadisi’nde, doğal sit alanı olmasına ve köylülerin eylemlerle karşı gelmesine rağmen bir taş ocağı yapılmaktadır. Taş ocağının, doğaya vereceği zarar nedeniyle köylülerin geçim kaynağı olan arıcılığı, organik çay üretimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenmektedir.

1. Yılmaz Özdil’e ait metnin temel noktalarını özetleyiniz. [12 Punkte]

Aufgabe HT 3 - Aufgabe 2 · Analyse nicht-literarischer Texte (Argumentation und Darstellung)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Klausurteil A

Yılmaz Özdil

Deniz salyası

– Dünyada Alplerden sonra oksijen oranı en yüksek bölge olan Kazdağları’na siyanür¹

döktüler, zümrüt gibi ormanlar çöle döndü.

– Türkiye’nin en temiz gölü, iki milyon yaşındaki Salda’ya millet bahçesi ayaklarıyla iş

makinesi soktular, kumun rengi bozuldu.

5 – İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nda 13 milyon ağaç kesildi, kuşların göç

yolları bile bozuldu.

– Dünyanın 100 doğal ormanından biri, dünyanın en yaşlı bitki örtüsüne sahip 25

bölgesinden biri, sadece endemik değil, relikt tabir edilen türleri barındıran, yani buzul

çağından beri orada yaşayan bitkiler barındıran Cerattepe’ye illa siyanür dökmeye

10 çalışıyorlar.

– Dünyanın lületaşı² yataklarına sahip tek bölgesi, tarımsal SİT³ alanı Alpu Ovası’na⁴

termik santral dikmeye çalışıyorlar.

– Dünyada sadece Amazon’da ve Kongo’da varolan longoz ormanlarına sahip, kuş cenneti

İğneada’ya termik santral dikeceklerdi, vazgeçtiler, nükleer santral dikiyorlar.

15 – 3 bin 300 metre yüksekliğe, 60 kilometre uzunluğa sahip olan, beş milyon yaşındaki

Munzur Dağları’nı komple maden sahası ilan ettiler.

– Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939’dan beri yürürlükte olan “zeytin yasası”

var, 2003’e kadar kimse dokunmadı, 2003’ten beri ısrarla değiştirmeye çalışıyorlar, bir

değil iki değil, sekiz defa denediler, sekiz defa Tbmm⁵’ye getirdiler, her defasında

20 muhalefet tarafından püskürtüldü, gene deniyorlar… Türkiye’de 170 milyon zeytin ağacı

var, bu yasayı değiştirmeyi başarırlarsa 120 milyonu zeytinlik vasfından çıkacak, komple

maden sahası olacak, Ege’de bin yıllık zeytin ağaçları var, Manisa Kırkağaç’ta mesela 1659

yıllık zeytin ağacı var, hâlâ yılda 250 kilogram zeytin veriyor, hepsi biçilecek.

– Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk ve derelerin üstüne kurulan yüzlerce hes⁶

25 nedeniyle… Dünyanın nazar boncuğu olarak tanınan Meke Gölü kurudu, flamingoların en

sevdiği yer olan Akgöl kurudu, Nasreddin Hoca’nın yoğurt için maya çaldığı Akşehir Gölü

kurudu, normalde 350 kilometrekareydi, şimdi 40 kilometrekare bile değil, Göller

Bölgesi’nde adeta göl kalmadı, Tuz Gölü tuzluk kadar kaldı, Tecer Gölü kurudu, Eber Gölü

haritadan silindi, toplam Marmara Denizi büyüklüğünde 70 gölümüz yok oldu, Eğirdir

30 Gölü’nde Bafa Gölü’nde aşırı kirlilik var, Sera Gölü bataklık oldu.

– Orman Kanunu’nu “kamu yararı” adı altında 17 defa değiştirdiler, ormanlarımızın yüzde

5’i bu değişikliklerle yok oldu.

– İkizdere’de yaşananları görüyorsunuz, illa kıyacaklar⁷.

– Türkiye’de her yıl 31 binden fazla insanımız, hava kirliliğine bağlı sebeplerle ölüyor,

35 Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasından yüzde 35 daha kirli hale geldi, her dört

kişiden üçü hava kirliliği olan yerlerde yaşıyor.

– Trakya, Marmara ve Ege’deki nehirlerimizin su kalitesi dördüncü dereceye, yani çok

kirli seviyeye yükseldi.

– Namuslu biliminsanlarımızın araştırmasına göre, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne’de her beş

40 ölümden biri, Kocaeli Dilovası’nda her üç ölümden biri, Antalya’da her on ölümden birinin

sebebi, kanser… Özellikle Dilovası’nda bebeklerini emziren annelerin sütünde yüksek

miktarda ağır metal tespit ediliyor, bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde kurşun,

cıva, arsenik, kadmiyum, alüminyum çıkıyor.

– Endüstriyel atıklar, Marmara Denizi’ndeki balıklara bile, kabuklu canlılara bile zehirli

45 kimyasal madde bulaştırıyor.

– Akdeniz foku, Anadolu leoparı, telliturna, alageyik, çizgili sırtlan, oklu kirpi, bozkır

kartalı, ak kuyruklu kartal, Toros kurbağası’nın Türkiye’de nesli tükenmek üzere… Yaban

kedisi, karakulak, vaşak, karaca, kızıl geyik, boz yunus, boz ayı, susamuru, dikkuyruk, yaz

atmacası, şah kartal, kızıl akbaba, tepeli pelikan’ın nesli tehlikede.

50 – Uğurböceği ithal ediyoruz, hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya…

İşte onu İspanya’dan ithal ediyoruz. Çünkü, ithal tarım ilaçları kullanarak, bizde uğurböceği

neslini yok ettik. Halbuki, tarımdaki zararlıları uğurböcekleri yok ediyor. Zararlıları

yoketsin diye uğurböceği ithal ediyoruz, sonra ithal tarım ilacı sıkarak, uğurböceklerini

yokediyoruz, bu süperzeka (!) döngü nedeniyle, tarımdaki zararlılar kalmaya devam ediyor.

55 – Solucan ithal ediyoruz, ithal solucanlarla gübre yapıyoruz. Çünkü sadece toprağın üstünü

değil, toprağın altındaki yaşamı da kuruttuk, elalemin solucanını ithal etmezsek, gübre bile

üretemiyoruz.

– Normalde 18 santime kadar büyüyen, 12 santimken avlanan hamsi, altı santim bile

olmuyor, yarısı kadar bile büyümüyor, bu yıl tarihte ilk kez, hamsi sezonunda hamsi

60 avlamayı yasakladılar. Çünkü… Hamsi karnını doyurmak için kıyılara yanaşır, planktonla

beslenir. Mikroskobik boyuttaki planktonları da dereler doyurur. Sonbaharda ağaçların

yaprakları dökülür, çürür, ormanlardan süzüle süzüle gelen derelerle denize taşınır,

planktonlar da işte bunlarla beslenir, ağaçtan dereye, dereden planktona, planktondan

hamsiye, zincirin halkalarıdır. Tarihte ilk kez, bu besin zinciri koptu. Hes’ler derelerimizi

65 kurutmakla kalmadı, derelerin taşıdığı organik yüklere set çekti, denize ulaşmasını

engelledi. Bu yüzden planktonlar azaldı, hamsi de yiyecek plankton bulamadı.

– Son 10 yılda Karadeniz derelerine 200’ün üstünde hes yapıldı, 20’sinin inşaatı devam

ediyor, 120’sinin projesi temel atma aşamasına geldi. Toplam 1.700 küsur hes lisansı

dağıttılar!

70 – Sorun sadece Karadeniz kıyılarımızda değil, Ege kıyılarımızda da balık yok, Akdeniz

kıyılarımızda da balık yok. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar kötü bir balık sezonu

görülmedi. Gel gör ki, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan mesela, balık fışkırıyor.

Çünkü… Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık avlayamazsın,

kanunen yasak. Neden 40 metre sınırı var? 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor,

75 “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında

hem besleniyor, hem ürüyor. 40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına

alınıyor. Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini

de yok etmiş oluyorsun. Peki bizde sınır ne? 24 metre!

[…]

80 – Türkiye, Avrupa’nın çöplüğü oldu, Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu,

Almanya’nın İngiltere’nin Fransa’nın Hollanda’nın İspanya’nın plastik çöpü kamyonlarla,

gemilerle Türkiye’ye gönderiliyor, yılda 14 milyon ton plastik çöp alıyoruz. Geri

dönüşümde kullanıyoruz filan deniyor ama, yalan olduğunu herkes biliyor, plastik çöplerin

yüzde 90’ından fazlası doğaya atılıyor, toprağımızı, akarsularımızı, denizimizi zehirliyor,

85 veya yakılıyor, soluk aldığımız havaya karışıyor. Avrupa Birliği eskiden plastik çöplerini

Çin’e atıyordu, Çin yasa çıkardı, bu yılbaşı itibariyle plastik çöp ithalatını durdurdu,

Hindistan bile Türkiye’nin anca beşte biri kadar çöpü kabul ediyor, Çin plastik çöp almayı

durdurduğu için yakında dünyanın çöplüğü olacağız, çünkü, Avrupa ülkelerinin yanısıra

ABD ve Japonya da çöpünü Türkiye’ye göndermeye başladı.

90 *

Hani deseler ki, Türkiye’nin ocağına incir ağacı dik…

Anca bu kadar olur.

*

Akılla bilimle, kültürle sanatla, yurtsever vizyonla, çevre bilinciyle, insana hayvana bitkiye

95 sevgiyle, toprağa havaya suya saygıyla kurulan Türkiye, örgütlü cehaletle imha ediliyor.

*

Ve hâlâ deniyor ki, nedir bu deniz salyası?

*

Doğa suratımıza tükürüyor, suratımıza… Olan bu.

Açıklamalar

¹ siyanür: Çok güçlü bir zehir.

² lületaşı: Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, pipo ve süs eşyaları yapımında kullanılan, ak renkli, doğal magnezyum silikat.

³ SİT: İnsanlık için tarihsel ve çevresel değer olarak görülen, doğal varlıklarla birlikte insan eliyle ortaya konulmuş ve bunlarla bütünleşmiş yapıların oluşturduğu, korunmasında kamu yararı bulunan kentsel ve kırsal çevre.

⁴ Türkiye’nin en önemli tarım arazilerinin başında gelen Alpu Ovası tarımsal sit alanı ilan edilmiş ve böylece koruma altına alınmıştır. Bazı bilimadamlarına göre, termik santral yapımı bu verimli toprakların kaybolmasına neden olacaktır.

⁵ Tbmm: Es handelt sich um die Schreibweise im Original. Orthografisch korrekt ist TBMM.

⁶ hes: Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan, nehire benzeyen hidroelektrik santral (Wasserkraftwerk).

⁷ Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunan İkizdere Vadisi’nde, doğal sit alanı olmasına ve köylülerin eylemlerle karşı gelmesine rağmen bir taş ocağı yapılmaktadır. Taş ocağının, doğaya vereceği zarar nedeniyle köylülerin geçim kaynağı olan arıcılığı, organik çay üretimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenmektedir.

2. Metindeki yazarın eleştirisini belirleyiniz ve yazarın bu eleştiriyi okura nasıl aktardığını, metnin biçimsel ve dilsel özelliklerinden yararlanarak inceleyiniz. [18 Punkte]

Aufgabe HT 3 - Aufgabe 3 a) · Stellungnahme und Kommentar (Değerlendiriniz)

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Klausurteil A

Yılmaz Özdil

Deniz salyası

– Dünyada Alplerden sonra oksijen oranı en yüksek bölge olan Kazdağları’na siyanür¹

döktüler, zümrüt gibi ormanlar çöle döndü.

– Türkiye’nin en temiz gölü, iki milyon yaşındaki Salda’ya millet bahçesi ayaklarıyla iş

makinesi soktular, kumun rengi bozuldu.

5 – İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nda 13 milyon ağaç kesildi, kuşların göç

yolları bile bozuldu.

– Dünyanın 100 doğal ormanından biri, dünyanın en yaşlı bitki örtüsüne sahip 25

bölgesinden biri, sadece endemik değil, relikt tabir edilen türleri barındıran, yani buzul

çağından beri orada yaşayan bitkiler barındıran Cerattepe’ye illa siyanür dökmeye

10 çalışıyorlar.

– Dünyanın lületaşı² yataklarına sahip tek bölgesi, tarımsal SİT³ alanı Alpu Ovası’na⁴

termik santral dikmeye çalışıyorlar.

– Dünyada sadece Amazon’da ve Kongo’da varolan longoz ormanlarına sahip, kuş cenneti

İğneada’ya termik santral dikeceklerdi, vazgeçtiler, nükleer santral dikiyorlar.

15 – 3 bin 300 metre yüksekliğe, 60 kilometre uzunluğa sahip olan, beş milyon yaşındaki

Munzur Dağları’nı komple maden sahası ilan ettiler.

– Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939’dan beri yürürlükte olan “zeytin yasası”

var, 2003’e kadar kimse dokunmadı, 2003’ten beri ısrarla değiştirmeye çalışıyorlar, bir

değil iki değil, sekiz defa denediler, sekiz defa Tbmm⁵’ye getirdiler, her defasında

20 muhalefet tarafından püskürtüldü, gene deniyorlar… Türkiye’de 170 milyon zeytin ağacı

var, bu yasayı değiştirmeyi başarırlarsa 120 milyonu zeytinlik vasfından çıkacak, komple

maden sahası olacak, Ege’de bin yıllık zeytin ağaçları var, Manisa Kırkağaç’ta mesela 1659

yıllık zeytin ağacı var, hâlâ yılda 250 kilogram zeytin veriyor, hepsi biçilecek.

– Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk ve derelerin üstüne kurulan yüzlerce hes⁶

25 nedeniyle… Dünyanın nazar boncuğu olarak tanınan Meke Gölü kurudu, flamingoların en

sevdiği yer olan Akgöl kurudu, Nasreddin Hoca’nın yoğurt için maya çaldığı Akşehir Gölü

kurudu, normalde 350 kilometrekareydi, şimdi 40 kilometrekare bile değil, Göller

Bölgesi’nde adeta göl kalmadı, Tuz Gölü tuzluk kadar kaldı, Tecer Gölü kurudu, Eber Gölü

haritadan silindi, toplam Marmara Denizi büyüklüğünde 70 gölümüz yok oldu, Eğirdir

30 Gölü’nde Bafa Gölü’nde aşırı kirlilik var, Sera Gölü bataklık oldu.

– Orman Kanunu’nu “kamu yararı” adı altında 17 defa değiştirdiler, ormanlarımızın yüzde

5’i bu değişikliklerle yok oldu.

– İkizdere’de yaşananları görüyorsunuz, illa kıyacaklar⁷.

– Türkiye’de her yıl 31 binden fazla insanımız, hava kirliliğine bağlı sebeplerle ölüyor,

35 Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasından yüzde 35 daha kirli hale geldi, her dört

kişiden üçü hava kirliliği olan yerlerde yaşıyor.

– Trakya, Marmara ve Ege’deki nehirlerimizin su kalitesi dördüncü dereceye, yani çok

kirli seviyeye yükseldi.

– Namuslu biliminsanlarımızın araştırmasına göre, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne’de her beş

40 ölümden biri, Kocaeli Dilovası’nda her üç ölümden biri, Antalya’da her on ölümden birinin

sebebi, kanser… Özellikle Dilovası’nda bebeklerini emziren annelerin sütünde yüksek

miktarda ağır metal tespit ediliyor, bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde kurşun,

cıva, arsenik, kadmiyum, alüminyum çıkıyor.

– Endüstriyel atıklar, Marmara Denizi’ndeki balıklara bile, kabuklu canlılara bile zehirli

45 kimyasal madde bulaştırıyor.

– Akdeniz foku, Anadolu leoparı, telliturna, alageyik, çizgili sırtlan, oklu kirpi, bozkır

kartalı, ak kuyruklu kartal, Toros kurbağası’nın Türkiye’de nesli tükenmek üzere… Yaban

kedisi, karakulak, vaşak, karaca, kızıl geyik, boz yunus, boz ayı, susamuru, dikkuyruk, yaz

atmacası, şah kartal, kızıl akbaba, tepeli pelikan’ın nesli tehlikede.

50 – Uğurböceği ithal ediyoruz, hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya…

İşte onu İspanya’dan ithal ediyoruz. Çünkü, ithal tarım ilaçları kullanarak, bizde uğurböceği

neslini yok ettik. Halbuki, tarımdaki zararlıları uğurböcekleri yok ediyor. Zararlıları

yoketsin diye uğurböceği ithal ediyoruz, sonra ithal tarım ilacı sıkarak, uğurböceklerini

yokediyoruz, bu süperzeka (!) döngü nedeniyle, tarımdaki zararlılar kalmaya devam ediyor.

55 – Solucan ithal ediyoruz, ithal solucanlarla gübre yapıyoruz. Çünkü sadece toprağın üstünü

değil, toprağın altındaki yaşamı da kuruttuk, elalemin solucanını ithal etmezsek, gübre bile

üretemiyoruz.

– Normalde 18 santime kadar büyüyen, 12 santimken avlanan hamsi, altı santim bile

olmuyor, yarısı kadar bile büyümüyor, bu yıl tarihte ilk kez, hamsi sezonunda hamsi

60 avlamayı yasakladılar. Çünkü… Hamsi karnını doyurmak için kıyılara yanaşır, planktonla

beslenir. Mikroskobik boyuttaki planktonları da dereler doyurur. Sonbaharda ağaçların

yaprakları dökülür, çürür, ormanlardan süzüle süzüle gelen derelerle denize taşınır,

planktonlar da işte bunlarla beslenir, ağaçtan dereye, dereden planktona, planktondan

hamsiye, zincirin halkalarıdır. Tarihte ilk kez, bu besin zinciri koptu. Hes’ler derelerimizi

65 kurutmakla kalmadı, derelerin taşıdığı organik yüklere set çekti, denize ulaşmasını

engelledi. Bu yüzden planktonlar azaldı, hamsi de yiyecek plankton bulamadı.

– Son 10 yılda Karadeniz derelerine 200’ün üstünde hes yapıldı, 20’sinin inşaatı devam

ediyor, 120’sinin projesi temel atma aşamasına geldi. Toplam 1.700 küsur hes lisansı

dağıttılar!

70 – Sorun sadece Karadeniz kıyılarımızda değil, Ege kıyılarımızda da balık yok, Akdeniz

kıyılarımızda da balık yok. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar kötü bir balık sezonu

görülmedi. Gel gör ki, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan mesela, balık fışkırıyor.

Çünkü… Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık avlayamazsın,

kanunen yasak. Neden 40 metre sınırı var? 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor,

75 “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında

hem besleniyor, hem ürüyor. 40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına

alınıyor. Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini

de yok etmiş oluyorsun. Peki bizde sınır ne? 24 metre!

[…]

80 – Türkiye, Avrupa’nın çöplüğü oldu, Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu,

Almanya’nın İngiltere’nin Fransa’nın Hollanda’nın İspanya’nın plastik çöpü kamyonlarla,

gemilerle Türkiye’ye gönderiliyor, yılda 14 milyon ton plastik çöp alıyoruz. Geri

dönüşümde kullanıyoruz filan deniyor ama, yalan olduğunu herkes biliyor, plastik çöplerin

yüzde 90’ından fazlası doğaya atılıyor, toprağımızı, akarsularımızı, denizimizi zehirliyor,

85 veya yakılıyor, soluk aldığımız havaya karışıyor. Avrupa Birliği eskiden plastik çöplerini

Çin’e atıyordu, Çin yasa çıkardı, bu yılbaşı itibariyle plastik çöp ithalatını durdurdu,

Hindistan bile Türkiye’nin anca beşte biri kadar çöpü kabul ediyor, Çin plastik çöp almayı

durdurduğu için yakında dünyanın çöplüğü olacağız, çünkü, Avrupa ülkelerinin yanısıra

ABD ve Japonya da çöpünü Türkiye’ye göndermeye başladı.

90 *

Hani deseler ki, Türkiye’nin ocağına incir ağacı dik…

Anca bu kadar olur.

*

Akılla bilimle, kültürle sanatla, yurtsever vizyonla, çevre bilinciyle, insana hayvana bitkiye

95 sevgiyle, toprağa havaya suya saygıyla kurulan Türkiye, örgütlü cehaletle imha ediliyor.

*

Ve hâlâ deniyor ki, nedir bu deniz salyası?

*

Doğa suratımıza tükürüyor, suratımıza… Olan bu.

Açıklamalar

¹ siyanür: Çok güçlü bir zehir.

² lületaşı: Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, pipo ve süs eşyaları yapımında kullanılan, ak renkli, doğal magnezyum silikat.

³ SİT: İnsanlık için tarihsel ve çevresel değer olarak görülen, doğal varlıklarla birlikte insan eliyle ortaya konulmuş ve bunlarla bütünleşmiş yapıların oluşturduğu, korunmasında kamu yararı bulunan kentsel ve kırsal çevre.

⁴ Türkiye’nin en önemli tarım arazilerinin başında gelen Alpu Ovası tarımsal sit alanı ilan edilmiş ve böylece koruma altına alınmıştır. Bazı bilimadamlarına göre, termik santral yapımı bu verimli toprakların kaybolmasına neden olacaktır.

⁵ Tbmm: Es handelt sich um die Schreibweise im Original. Orthografisch korrekt ist TBMM.

⁶ hes: Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan, nehire benzeyen hidroelektrik santral (Wasserkraftwerk).

⁷ Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunan İkizdere Vadisi’nde, doğal sit alanı olmasına ve köylülerin eylemlerle karşı gelmesine rağmen bir taş ocağı yapılmaktadır. Taş ocağının, doğaya vereceği zarar nedeniyle köylülerin geçim kaynağı olan arıcılığı, organik çay üretimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenmektedir.

Aşağıdaki sorulardan yalnızca birini seçerek yanıtlayınız. (Bu sayfada 3 a seçeneğini işliyorsunuz.)

3. a) Yazarın eleştirisini, derste edindiğiniz bilgileri ve kendi yaşam deneyimlerinizi temel alarak, ayrıca metnin son satırlarını (Z. 91 – 99) da göz önünde bulundurarak değerlendiriniz. [12 Punkte]

Aufgabe HT 3 - Aufgabe 3 b) · Adressatenbezogenes Schreiben: Leserbrief, Blog, Brief, Artikel

Klausurteil A: Leseverstehen und Schreiben integriert

Klausurteil A

Yılmaz Özdil

Deniz salyası

– Dünyada Alplerden sonra oksijen oranı en yüksek bölge olan Kazdağları’na siyanür¹

döktüler, zümrüt gibi ormanlar çöle döndü.

– Türkiye’nin en temiz gölü, iki milyon yaşındaki Salda’ya millet bahçesi ayaklarıyla iş

makinesi soktular, kumun rengi bozuldu.

5 – İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nda 13 milyon ağaç kesildi, kuşların göç

yolları bile bozuldu.

– Dünyanın 100 doğal ormanından biri, dünyanın en yaşlı bitki örtüsüne sahip 25

bölgesinden biri, sadece endemik değil, relikt tabir edilen türleri barındıran, yani buzul

çağından beri orada yaşayan bitkiler barındıran Cerattepe’ye illa siyanür dökmeye

10 çalışıyorlar.

– Dünyanın lületaşı² yataklarına sahip tek bölgesi, tarımsal SİT³ alanı Alpu Ovası’na⁴

termik santral dikmeye çalışıyorlar.

– Dünyada sadece Amazon’da ve Kongo’da varolan longoz ormanlarına sahip, kuş cenneti

İğneada’ya termik santral dikeceklerdi, vazgeçtiler, nükleer santral dikiyorlar.

15 – 3 bin 300 metre yüksekliğe, 60 kilometre uzunluğa sahip olan, beş milyon yaşındaki

Munzur Dağları’nı komple maden sahası ilan ettiler.

– Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939’dan beri yürürlükte olan “zeytin yasası”

var, 2003’e kadar kimse dokunmadı, 2003’ten beri ısrarla değiştirmeye çalışıyorlar, bir

değil iki değil, sekiz defa denediler, sekiz defa Tbmm⁵’ye getirdiler, her defasında

20 muhalefet tarafından püskürtüldü, gene deniyorlar… Türkiye’de 170 milyon zeytin ağacı

var, bu yasayı değiştirmeyi başarırlarsa 120 milyonu zeytinlik vasfından çıkacak, komple

maden sahası olacak, Ege’de bin yıllık zeytin ağaçları var, Manisa Kırkağaç’ta mesela 1659

yıllık zeytin ağacı var, hâlâ yılda 250 kilogram zeytin veriyor, hepsi biçilecek.

– Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk ve derelerin üstüne kurulan yüzlerce hes⁶

25 nedeniyle… Dünyanın nazar boncuğu olarak tanınan Meke Gölü kurudu, flamingoların en

sevdiği yer olan Akgöl kurudu, Nasreddin Hoca’nın yoğurt için maya çaldığı Akşehir Gölü

kurudu, normalde 350 kilometrekareydi, şimdi 40 kilometrekare bile değil, Göller

Bölgesi’nde adeta göl kalmadı, Tuz Gölü tuzluk kadar kaldı, Tecer Gölü kurudu, Eber Gölü

haritadan silindi, toplam Marmara Denizi büyüklüğünde 70 gölümüz yok oldu, Eğirdir

30 Gölü’nde Bafa Gölü’nde aşırı kirlilik var, Sera Gölü bataklık oldu.

– Orman Kanunu’nu “kamu yararı” adı altında 17 defa değiştirdiler, ormanlarımızın yüzde

5’i bu değişikliklerle yok oldu.

– İkizdere’de yaşananları görüyorsunuz, illa kıyacaklar⁷.

– Türkiye’de her yıl 31 binden fazla insanımız, hava kirliliğine bağlı sebeplerle ölüyor,

35 Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasından yüzde 35 daha kirli hale geldi, her dört

kişiden üçü hava kirliliği olan yerlerde yaşıyor.

– Trakya, Marmara ve Ege’deki nehirlerimizin su kalitesi dördüncü dereceye, yani çok

kirli seviyeye yükseldi.

– Namuslu biliminsanlarımızın araştırmasına göre, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne’de her beş

40 ölümden biri, Kocaeli Dilovası’nda her üç ölümden biri, Antalya’da her on ölümden birinin

sebebi, kanser… Özellikle Dilovası’nda bebeklerini emziren annelerin sütünde yüksek

miktarda ağır metal tespit ediliyor, bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde kurşun,

cıva, arsenik, kadmiyum, alüminyum çıkıyor.

– Endüstriyel atıklar, Marmara Denizi’ndeki balıklara bile, kabuklu canlılara bile zehirli

45 kimyasal madde bulaştırıyor.

– Akdeniz foku, Anadolu leoparı, telliturna, alageyik, çizgili sırtlan, oklu kirpi, bozkır

kartalı, ak kuyruklu kartal, Toros kurbağası’nın Türkiye’de nesli tükenmek üzere… Yaban

kedisi, karakulak, vaşak, karaca, kızıl geyik, boz yunus, boz ayı, susamuru, dikkuyruk, yaz

atmacası, şah kartal, kızıl akbaba, tepeli pelikan’ın nesli tehlikede.

50 – Uğurböceği ithal ediyoruz, hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya…

İşte onu İspanya’dan ithal ediyoruz. Çünkü, ithal tarım ilaçları kullanarak, bizde uğurböceği

neslini yok ettik. Halbuki, tarımdaki zararlıları uğurböcekleri yok ediyor. Zararlıları

yoketsin diye uğurböceği ithal ediyoruz, sonra ithal tarım ilacı sıkarak, uğurböceklerini

yokediyoruz, bu süperzeka (!) döngü nedeniyle, tarımdaki zararlılar kalmaya devam ediyor.

55 – Solucan ithal ediyoruz, ithal solucanlarla gübre yapıyoruz. Çünkü sadece toprağın üstünü

değil, toprağın altındaki yaşamı da kuruttuk, elalemin solucanını ithal etmezsek, gübre bile

üretemiyoruz.

– Normalde 18 santime kadar büyüyen, 12 santimken avlanan hamsi, altı santim bile

olmuyor, yarısı kadar bile büyümüyor, bu yıl tarihte ilk kez, hamsi sezonunda hamsi

60 avlamayı yasakladılar. Çünkü… Hamsi karnını doyurmak için kıyılara yanaşır, planktonla

beslenir. Mikroskobik boyuttaki planktonları da dereler doyurur. Sonbaharda ağaçların

yaprakları dökülür, çürür, ormanlardan süzüle süzüle gelen derelerle denize taşınır,

planktonlar da işte bunlarla beslenir, ağaçtan dereye, dereden planktona, planktondan

hamsiye, zincirin halkalarıdır. Tarihte ilk kez, bu besin zinciri koptu. Hes’ler derelerimizi

65 kurutmakla kalmadı, derelerin taşıdığı organik yüklere set çekti, denize ulaşmasını

engelledi. Bu yüzden planktonlar azaldı, hamsi de yiyecek plankton bulamadı.

– Son 10 yılda Karadeniz derelerine 200’ün üstünde hes yapıldı, 20’sinin inşaatı devam

ediyor, 120’sinin projesi temel atma aşamasına geldi. Toplam 1.700 küsur hes lisansı

dağıttılar!

70 – Sorun sadece Karadeniz kıyılarımızda değil, Ege kıyılarımızda da balık yok, Akdeniz

kıyılarımızda da balık yok. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar kötü bir balık sezonu

görülmedi. Gel gör ki, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan mesela, balık fışkırıyor.

Çünkü… Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık avlayamazsın,

kanunen yasak. Neden 40 metre sınırı var? 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor,

75 “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında

hem besleniyor, hem ürüyor. 40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına

alınıyor. Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini

de yok etmiş oluyorsun. Peki bizde sınır ne? 24 metre!

[…]

80 – Türkiye, Avrupa’nın çöplüğü oldu, Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu,

Almanya’nın İngiltere’nin Fransa’nın Hollanda’nın İspanya’nın plastik çöpü kamyonlarla,

gemilerle Türkiye’ye gönderiliyor, yılda 14 milyon ton plastik çöp alıyoruz. Geri

dönüşümde kullanıyoruz filan deniyor ama, yalan olduğunu herkes biliyor, plastik çöplerin

yüzde 90’ından fazlası doğaya atılıyor, toprağımızı, akarsularımızı, denizimizi zehirliyor,

85 veya yakılıyor, soluk aldığımız havaya karışıyor. Avrupa Birliği eskiden plastik çöplerini

Çin’e atıyordu, Çin yasa çıkardı, bu yılbaşı itibariyle plastik çöp ithalatını durdurdu,

Hindistan bile Türkiye’nin anca beşte biri kadar çöpü kabul ediyor, Çin plastik çöp almayı

durdurduğu için yakında dünyanın çöplüğü olacağız, çünkü, Avrupa ülkelerinin yanısıra

ABD ve Japonya da çöpünü Türkiye’ye göndermeye başladı.

90 *

Hani deseler ki, Türkiye’nin ocağına incir ağacı dik…

Anca bu kadar olur.

*

Akılla bilimle, kültürle sanatla, yurtsever vizyonla, çevre bilinciyle, insana hayvana bitkiye

95 sevgiyle, toprağa havaya suya saygıyla kurulan Türkiye, örgütlü cehaletle imha ediliyor.

*

Ve hâlâ deniyor ki, nedir bu deniz salyası?

*

Doğa suratımıza tükürüyor, suratımıza… Olan bu.

Açıklamalar

¹ siyanür: Çok güçlü bir zehir.

² lületaşı: Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, pipo ve süs eşyaları yapımında kullanılan, ak renkli, doğal magnezyum silikat.

³ SİT: İnsanlık için tarihsel ve çevresel değer olarak görülen, doğal varlıklarla birlikte insan eliyle ortaya konulmuş ve bunlarla bütünleşmiş yapıların oluşturduğu, korunmasında kamu yararı bulunan kentsel ve kırsal çevre.

⁴ Türkiye’nin en önemli tarım arazilerinin başında gelen Alpu Ovası tarımsal sit alanı ilan edilmiş ve böylece koruma altına alınmıştır. Bazı bilimadamlarına göre, termik santral yapımı bu verimli toprakların kaybolmasına neden olacaktır.

⁵ Tbmm: Es handelt sich um die Schreibweise im Original. Orthografisch korrekt ist TBMM.

⁶ hes: Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan, nehire benzeyen hidroelektrik santral (Wasserkraftwerk).

⁷ Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunan İkizdere Vadisi’nde, doğal sit alanı olmasına ve köylülerin eylemlerle karşı gelmesine rağmen bir taş ocağı yapılmaktadır. Taş ocağının, doğaya vereceği zarar nedeniyle köylülerin geçim kaynağı olan arıcılığı, organik çay üretimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenmektedir.

Aşağıdaki sorulardan yalnızca birini seçerek cevaplayınız. (Bu sayfada 3 b seçeneğini cevaplıyorsunuz.)

3. b) Yılmaz Özdil’in metnini okudunuz ve ilginizi çekti. Metni okurken günlük hayatta çevreyi korumak için neler yapabileceğinize dair pek çok fikir aklınıza geldi ve bu nedenle yozdil@sozcu.com.tr adresine bir elektronik posta göndermeye karar verdiniz. Bu elektronik postayı Yılmaz Özdil’e yazınız; yazarken metnin bütününü, art alan bilginizi ile kendi izlenim ve fikirlerinizi dikkate alınız. [12 Punkte]

Aufgabe HT 3 - Aufgabe 4 · Sprachmittlung Deutsch → Türkisch

Klausurteil A

Yılmaz Özdil

Deniz salyası

– Dünyada Alplerden sonra oksijen oranı en yüksek bölge olan Kazdağları’na siyanür¹

döktüler, zümrüt gibi ormanlar çöle döndü.

– Türkiye’nin en temiz gölü, iki milyon yaşındaki Salda’ya millet bahçesi ayaklarıyla iş

makinesi soktular, kumun rengi bozuldu.

5 – İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanları’nda 13 milyon ağaç kesildi, kuşların göç

yolları bile bozuldu.

– Dünyanın 100 doğal ormanından biri, dünyanın en yaşlı bitki örtüsüne sahip 25

bölgesinden biri, sadece endemik değil, relikt tabir edilen türleri barındıran, yani buzul

çağından beri orada yaşayan bitkiler barındıran Cerattepe’ye illa siyanür dökmeye

10 çalışıyorlar.

– Dünyanın lületaşı² yataklarına sahip tek bölgesi, tarımsal SİT³ alanı Alpu Ovası’na⁴

termik santral dikmeye çalışıyorlar.

– Dünyada sadece Amazon’da ve Kongo’da varolan longoz ormanlarına sahip, kuş cenneti

İğneada’ya termik santral dikeceklerdi, vazgeçtiler, nükleer santral dikiyorlar.

15 – 3 bin 300 metre yüksekliğe, 60 kilometre uzunluğa sahip olan, beş milyon yaşındaki

Munzur Dağları’nı komple maden sahası ilan ettiler.

– Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939’dan beri yürürlükte olan “zeytin yasası”

var, 2003’e kadar kimse dokunmadı, 2003’ten beri ısrarla değiştirmeye çalışıyorlar, bir

değil iki değil, sekiz defa denediler, sekiz defa Tbmm⁵’ye getirdiler, her defasında

20 muhalefet tarafından püskürtüldü, gene deniyorlar… Türkiye’de 170 milyon zeytin ağacı

var, bu yasayı değiştirmeyi başarırlarsa 120 milyonu zeytinlik vasfından çıkacak, komple

maden sahası olacak, Ege’de bin yıllık zeytin ağaçları var, Manisa Kırkağaç’ta mesela 1659

yıllık zeytin ağacı var, hâlâ yılda 250 kilogram zeytin veriyor, hepsi biçilecek.

– Denetimsiz kullanım, siyasi sorumsuzluk ve derelerin üstüne kurulan yüzlerce hes⁶

25 nedeniyle… Dünyanın nazar boncuğu olarak tanınan Meke Gölü kurudu, flamingoların en

sevdiği yer olan Akgöl kurudu, Nasreddin Hoca’nın yoğurt için maya çaldığı Akşehir Gölü

kurudu, normalde 350 kilometrekareydi, şimdi 40 kilometrekare bile değil, Göller

Bölgesi’nde adeta göl kalmadı, Tuz Gölü tuzluk kadar kaldı, Tecer Gölü kurudu, Eber Gölü

haritadan silindi, toplam Marmara Denizi büyüklüğünde 70 gölümüz yok oldu, Eğirdir

30 Gölü’nde Bafa Gölü’nde aşırı kirlilik var, Sera Gölü bataklık oldu.

– Orman Kanunu’nu “kamu yararı” adı altında 17 defa değiştirdiler, ormanlarımızın yüzde

5’i bu değişikliklerle yok oldu.

– İkizdere’de yaşananları görüyorsunuz, illa kıyacaklar⁷.

– Türkiye’de her yıl 31 binden fazla insanımız, hava kirliliğine bağlı sebeplerle ölüyor,

35 Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasından yüzde 35 daha kirli hale geldi, her dört

kişiden üçü hava kirliliği olan yerlerde yaşıyor.

– Trakya, Marmara ve Ege’deki nehirlerimizin su kalitesi dördüncü dereceye, yani çok

kirli seviyeye yükseldi.

– Namuslu biliminsanlarımızın araştırmasına göre, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne’de her beş

40 ölümden biri, Kocaeli Dilovası’nda her üç ölümden biri, Antalya’da her on ölümden birinin

sebebi, kanser… Özellikle Dilovası’nda bebeklerini emziren annelerin sütünde yüksek

miktarda ağır metal tespit ediliyor, bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde kurşun,

cıva, arsenik, kadmiyum, alüminyum çıkıyor.

– Endüstriyel atıklar, Marmara Denizi’ndeki balıklara bile, kabuklu canlılara bile zehirli

45 kimyasal madde bulaştırıyor.

– Akdeniz foku, Anadolu leoparı, telliturna, alageyik, çizgili sırtlan, oklu kirpi, bozkır

kartalı, ak kuyruklu kartal, Toros kurbağası’nın Türkiye’de nesli tükenmek üzere… Yaban

kedisi, karakulak, vaşak, karaca, kızıl geyik, boz yunus, boz ayı, susamuru, dikkuyruk, yaz

atmacası, şah kartal, kızıl akbaba, tepeli pelikan’ın nesli tehlikede.

50 – Uğurböceği ithal ediyoruz, hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya…

İşte onu İspanya’dan ithal ediyoruz. Çünkü, ithal tarım ilaçları kullanarak, bizde uğurböceği

neslini yok ettik. Halbuki, tarımdaki zararlıları uğurböcekleri yok ediyor. Zararlıları

yoketsin diye uğurböceği ithal ediyoruz, sonra ithal tarım ilacı sıkarak, uğurböceklerini

yokediyoruz, bu süperzeka (!) döngü nedeniyle, tarımdaki zararlılar kalmaya devam ediyor.

55 – Solucan ithal ediyoruz, ithal solucanlarla gübre yapıyoruz. Çünkü sadece toprağın üstünü

değil, toprağın altındaki yaşamı da kuruttuk, elalemin solucanını ithal etmezsek, gübre bile

üretemiyoruz.

– Normalde 18 santime kadar büyüyen, 12 santimken avlanan hamsi, altı santim bile

olmuyor, yarısı kadar bile büyümüyor, bu yıl tarihte ilk kez, hamsi sezonunda hamsi

60 avlamayı yasakladılar. Çünkü… Hamsi karnını doyurmak için kıyılara yanaşır, planktonla

beslenir. Mikroskobik boyuttaki planktonları da dereler doyurur. Sonbaharda ağaçların

yaprakları dökülür, çürür, ormanlardan süzüle süzüle gelen derelerle denize taşınır,

planktonlar da işte bunlarla beslenir, ağaçtan dereye, dereden planktona, planktondan

hamsiye, zincirin halkalarıdır. Tarihte ilk kez, bu besin zinciri koptu. Hes’ler derelerimizi

65 kurutmakla kalmadı, derelerin taşıdığı organik yüklere set çekti, denize ulaşmasını

engelledi. Bu yüzden planktonlar azaldı, hamsi de yiyecek plankton bulamadı.

– Son 10 yılda Karadeniz derelerine 200’ün üstünde hes yapıldı, 20’sinin inşaatı devam

ediyor, 120’sinin projesi temel atma aşamasına geldi. Toplam 1.700 küsur hes lisansı

dağıttılar!

70 – Sorun sadece Karadeniz kıyılarımızda değil, Ege kıyılarımızda da balık yok, Akdeniz

kıyılarımızda da balık yok. Tarihimiz boyunca hiç bu kadar kötü bir balık sezonu

görülmedi. Gel gör ki, aynı denizi paylaştığımız Yunanistan mesela, balık fışkırıyor.

Çünkü… Yunanistan’da 40 metre derinlik sınırı var, 39 metrede balık avlayamazsın,

kanunen yasak. Neden 40 metre sınırı var? 40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor,

75 “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında

hem besleniyor, hem ürüyor. 40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına

alınıyor. Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini

de yok etmiş oluyorsun. Peki bizde sınır ne? 24 metre!

[…]

80 – Türkiye, Avrupa’nın çöplüğü oldu, Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu,

Almanya’nın İngiltere’nin Fransa’nın Hollanda’nın İspanya’nın plastik çöpü kamyonlarla,

gemilerle Türkiye’ye gönderiliyor, yılda 14 milyon ton plastik çöp alıyoruz. Geri

dönüşümde kullanıyoruz filan deniyor ama, yalan olduğunu herkes biliyor, plastik çöplerin

yüzde 90’ından fazlası doğaya atılıyor, toprağımızı, akarsularımızı, denizimizi zehirliyor,

85 veya yakılıyor, soluk aldığımız havaya karışıyor. Avrupa Birliği eskiden plastik çöplerini

Çin’e atıyordu, Çin yasa çıkardı, bu yılbaşı itibariyle plastik çöp ithalatını durdurdu,

Hindistan bile Türkiye’nin anca beşte biri kadar çöpü kabul ediyor, Çin plastik çöp almayı

durdurduğu için yakında dünyanın çöplüğü olacağız, çünkü, Avrupa ülkelerinin yanısıra

ABD ve Japonya da çöpünü Türkiye’ye göndermeye başladı.

90 *

Hani deseler ki, Türkiye’nin ocağına incir ağacı dik…

Anca bu kadar olur.

*

Akılla bilimle, kültürle sanatla, yurtsever vizyonla, çevre bilinciyle, insana hayvana bitkiye

95 sevgiyle, toprağa havaya suya saygıyla kurulan Türkiye, örgütlü cehaletle imha ediliyor.

*

Ve hâlâ deniyor ki, nedir bu deniz salyası?

*

Doğa suratımıza tükürüyor, suratımıza… Olan bu.

Açıklamalar

¹ siyanür: Çok güçlü bir zehir.

² lületaşı: Türkiye’nin Eskişehir yöresinde bol bulunan, kolaylıkla yontulup işlenebilen, suya değince sabun gibi yumuşayan, pipo ve süs eşyaları yapımında kullanılan, ak renkli, doğal magnezyum silikat.

³ SİT: İnsanlık için tarihsel ve çevresel değer olarak görülen, doğal varlıklarla birlikte insan eliyle ortaya konulmuş ve bunlarla bütünleşmiş yapıların oluşturduğu, korunmasında kamu yararı bulunan kentsel ve kırsal çevre.

⁴ Türkiye’nin en önemli tarım arazilerinin başında gelen Alpu Ovası tarımsal sit alanı ilan edilmiş ve böylece koruma altına alınmıştır. Bazı bilimadamlarına göre, termik santral yapımı bu verimli toprakların kaybolmasına neden olacaktır.

⁵ Tbmm: Es handelt sich um die Schreibweise im Original. Orthografisch korrekt ist TBMM.

⁶ hes: Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan, nehire benzeyen hidroelektrik santral (Wasserkraftwerk).

⁷ Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunan İkizdere Vadisi’nde, doğal sit alanı olmasına ve köylülerin eylemlerle karşı gelmesine rağmen bir taş ocağı yapılmaktadır. Taş ocağının, doğaya vereceği zarar nedeniyle köylülerin geçim kaynağı olan arıcılığı, organik çay üretimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenmektedir.

Türkiye'de yaşayan bir arkadaşınız, okulunda gençlerin çevre alanındaki gönüllü katılımını konu alan bir projenin yakında başlayacağını, kendisinin de bu çerçevede örnek bir proje tanıtmak istediğini ancak elinde henüz somut bir fikir bulunmadığını size anlatır. Siz, “Freiwilliges Ökologisches Jahr. Ein Jahr für den Umweltschutz” başlıklı metne rastlarsınız ve arkadaşınıza bu girişim hakkında bilgi vermek istersiniz. Metindeki bilgilerden yararlanarak, bu ekolojik deneyimin genel koşullarını arkadaşınıza bir elektronik posta ile aktarınız.

Du kannst auch nach Themen lernen

Übe ein Thema mit gemischten Aufgaben aus den Prüfungen aller Jahre.

Alle 7 Themen ansehen

Andere Prüfungen 2022

GK · Haupttermin · fortgeführt (2022) · GK · Haupttermin · neu einsetzend (2022) · GK · Haupttermin · neu einsetzend · Weiterbildungskolleg (2022)